24 Nisan 2009 Cuma

Beyaz Forma Siyah Şort

Siyah ve Beyaz o kadar güzeller ki, rakipler kimi zaman neredeyse siyah beyaz formayla maça çıkacak kadar kendi formalarında kullanır oldular bu renkleri... Beşiktaş ise nedense hep taraftarı mutsuz edecek kombinasyonlarla çıkar oldu maçlara...

Bütün taraftar beyaz forma siyah şort diye bağırırken, bu formanın bu şekilde giyilmeyişi nedendir? Ya taraftar sesini duyuramıyor, yahut gerçekten kimsenin umurunda değil bu forma hikayesinde taraftarın görüşü... Fenerbahçe'yle ve Galatasaray'la içeride iki maç oynanacak. İstedikleri renk formalarını giysinler, isterse turuncu, isterse turkuaz... Sonuçta sen iç sahanda oynadığın maça beyaz formanla, siyah şortunla çıkabileceğin iki maça sahip değil misin? Ne yapıp, edip, taraftar sesini duyurmalı, bu maçlara taraftarın istediği formalarla çıkmalı...

Bu Yürüyüş Ya Siyaha Ya Beyaza...

Beşiktaş stabil şekilde istekli futbol oynuyor uzun yıllardır... Sergen, Tümer ve bitik renkli büyük eskileri gittiğinden beri bu iş böyle... Ertuğrul Sağlam'la ya da Tigana'yla maç içinde kırılganlık da gösteren bu istekli futbol Mustafa Denizli'yle birlikte sayıca eksik kalmadıkça sekmeden her maça yansır oldu.

Son üç aydır, ligin konjonktürü işleri Beşiktaş için yoluna koydu. Kaybedilen 8 puan çok sıkıntı yaratmadı, nitekim rakipler hep daha fazlasını kaybetti ve "Ya tamam ya devam" maçları sıkıntı yaratmadan Mayıs'a kadar ötelendi...

Pazar günü ise, Beşiktaş'ı üç ihtimalli çok kritik bir deplasman bekliyor. Bu ligin gerçek deplasmanlarından biri Eskişehir. Geçen sene zar zor bulduğum Numaralı biletiyle İnönü'nün nasıl da hakkını verdiklerini karşıdan izleme şansı bulmuştum. İlk yarıdaki maç Beşiktaş'ın ve Tello'nun çok iyi oynadığı maçlar arasına girdiğinden, çok fazla seslerini duyamadık. Ama bugünlerde yaşadıkları sıkıntıları da göz önüne alırsak; taraftarıyla ve iştahlı futbolcularıyla maça sonuna kadar asılacaklardır.

Beşiktaş ideal kadrosuyla ve sıradanlaşmış iştahıyla oynarsa, ligin nisbeten dişli Eskişehirspor'unu maçın başında kalesinin önüne yığıp, golü erken dakikalara sıkıştırabilir. Ancak Youla'nın savrukluğuna rağmen süratli deparları ve olası bir kilitlenmiş, boşa harcanmış ve önde bitirilememiş ilk yarı Beşiktaş'ı sıkıntıya sokacaktır ve maçı sıkıştıracaktır... Sivasspor'un muhtemel puan kaybı sonrası ikinci defa ıskalanacak liderlik ve maçın ardından gelecek Galatasaray galibiyeti haberi, Fenerbahçe derbisini yine "ya tamam ya devam" kıvamına getirebilir...

Açıkçası, Denizli'nin takıma kat ettirdiği şampiyonluk iştahı maratonu sonrasında taraftara aşıladığı müthiş güven tartışılmaz... Yine taktik anlamda başarısı yıllardır tartışılan Denizli'nin ilk aylarında daha çok karşılaştığımız stabil olmayan takım taktiği ise taraftarı maç içi tedirginliklere itiyor maalesef... İnönü'de alınamayan liderlik ben ve benim gibi düşünen nisbeten kötümser taraftarları maalesef huzursuz ediyor. Daha kötüsü bu haftaki sonuçlar neticesinde kazanamayan bir Beşiktaş'ın Galatasaray'ı yarışın içine çekme ihtimali... 33. haftada oynanacak böyle bir şampiyonluk maçını elbette Digiturk ve bu işten servet kaldırmış Türk medyası heyecanla bekleyecektir, bizim için ise 2003 Mayıs'ındaki 5 puanlık farkla girilmiş bir derbiden başka kabul edilebilir bir durum yok 33. hafta için...

Maç Bileti 0 TL!

Geçen sene Mayıs'ta sanırım, İnönü'de Play-Off maçları var... Yarı Final'i kaçırdık, nitekim iş güç derken kovalanması zor hikayeler... Final için epey heyecanlandık ama Biletix'ten bilet bulamayınca, mecburen stada gidip, karaborsadan bir adet Numaralı bulup içeri girdik...

Bu sene Türkiye - İspanya maçı... Biletix çökünce ümidi kaybettik. Sonradan öğrendik ki sponsor firma stadı komple kapatmış... Arkadaşımız üzerinden bulduk bileti içeri girdik... Tabii ki fiyatı 0 TL... İkinci opsiyonumuz karaborsada sorduğumuz 0 TL matbu fiyatlı piyasa değeri 200 TL olan numaralı biletiydi... Paramız cebimizde kaldı...

Bir kaç yıl önce Türkiye - Yunanistan maçı... Bilet bulunamadı. Kapalı alt yanlış hatırlamıyorsam 50 TL... Yakın arkadaşım maça gitti ve içeri 15 TL'ye girdi. Üstelik Kapalı tribüne ve matbu fiyatı 0 TL olan sponsor biletiyle...

Bu 0 TL'lik bilet hikayesi böyle birşey işte... En illet olduğum tarafıysa üzerinde 0 TL yazan ve karaborsada satılan sponsor biletleri. İlkesiz futbol yönetimlerinin ülkemize soktuğu bir gelenek bu... Karaborsanın bu kadar prim yaptığı bir ortamda sponsora ayrılan bilet %1'i geçemez, geçmemeli... Ben maça parasını verip girmek isteyen taraftar olarak eline geçen bileti karaborsa yapan şerefsiz sponsor çalışanından bin kat daha değerliyim... Zaten sponsora verilen bedava bilet, bedava loca ne demektir?? Adam mı sana sponsor sen mi adama? Zaten sana futbolcu aldım deyip, sonradan futbolcuyu sana üzerine kar ekleyerek satan adamları sponsor yapmışsın kendine, bir de bilet vermek niye?

Çok kızıyorum bu hikayeye ama ben de suyunu içtim bu sponsor biletleri değirmeninin... 2003-2004 sezonunda kombine karta param yetmeyince, eş dost aracılığıyla Beşiktaş'ın her maçına sponsor biletleriyle girdim, saklamak yersiz... Ama işin henüz bu kadar cılkının çıkmadığı 2004'te bile benim elime 20 tane sponsor bileti geçebiliyorsa, bugününü varın da düşünün...

Türkiye'de futbol izlemek halkın %90'ını stadların dışında bırakacak kadar pahalı... Stadyum koşulları modern stadyumların çok gerisinde... Her şeye rağmen, bu stadlarda oynanacak maçlara para vermeye hazır futbol seyircisine en çok koyan şey ise 400 TL'ye bilet satılan ve biletleri çıktığı gibi tükenen maçlarda bile 1000 tane 0 TL'lik numaralı biletinin karaborsada satılıyor olması... Bu durum yönetim zihniyetimizin de en az stadlarımız kadar köhne ve dökük olduğunu gösteriyor...

20 Nisan 2009 Pazartesi

NTV Spor'da Taraftarın Sesi: "Yenilsen de Yensen de"

Bugün itibariyle NTV Spor'da 18.30'da yeni bir program start alıyor. Yenilsen de Yensen de... Beş taraftar, Bağış Erten ve Banu Yelkovan yönetiminde takımlarının durumunu, taraftarın ruh halini, stadyumlarda konuşup, bloglarında yazdıklarını artık NTV Spor ekranında tartışmaya başlıyorlar. Programda ben de dahil olmak üzere, yedi kişilik Beşiktaş kadrosu olarak ilk beş çıkmak üzere hazır kıta bekliyoruz... Bugün Fenerbahçe, yarın Galatasaray ve Çarşamba günü de Beşiktaş programları sahne alıyor...

Yedi kişilik kadromuzda, sözlükten Jessie, Raul Gonzales ve ben; blog camiasından Papa Bouba Diop'tan Bianconeri, Şairler Parkı'ndan Marmara, Gol Atan Kaleye'den Mustafa ve Eurosport'tan Onur var...

Not: Fotoğraf kenardan izlediğimiz Galatasaray programından... Yoksa Beşiktaş kadrosunda sarı-kırmızı giyinenler yok :)

10 Nisan 2009 Cuma

Kocaelispor...

Seneler önce çok kızmışlığım var bu takıma... Sonra sonra herhangi bir kulüpten daha yakın ya da daha uzak da görmedim onları... Ama bu camia olduğu yeri hak etmeyen bir camia... İzmit yollarından sık sık geçtiğim yıllarda Süper (!) Lig'de olmamalarına yanışım da ondan... Bugün Beşiktaş kazandı ve evet kafamı tavana vurdum... Ama bir yandan da bir o kadar üzüldüm. Bunu da görmek varmış, başarılar Kocaelispor...

24 Mart 2009 Salı

Maç seçerken büyük (!) kalmak...

Moda tabir bu şimdi... Galatasaray ve Fenerbahçe maç seçiyorlar. Oysa maç seçmeseler, onlar tüm galaksilerin en büyükleri...

Oturup düşünelim, kimler maç seçiyor başka? Bursaspor, Gaziantepspor, Kayserispor, İstanbul BB, Ankaraspor, Eskişehirspor, Kocaelispor hatta ligin 2. haftasında gördük ki Hacettepe... Neden bu takımları seçtim? Çünkü bu takımlar büyüklere karşı oynadıkları maçlarda hatrı sayılır ölçüde puan alan takımlar ve ligin aşağı kısmında yer almaktalar... Demek ki büyüklere karşı oynadıkları gibi, diğer rakiplerine karşı da oynasalar bunlar da şampiyonluk yarışının içinde olacaklar... Kıyaslayınca bu takımlar nasıl adlandırılıyor? "Anadolu takımları"... Rıdvan Dilmen onlar için "maç seçiyorlar" demedikçe, kimse maç seçtiklerini düşünmüyor. Herkes onları "küçük takımlar" olarak addediyor.

Maç seçmek ile hedef maç sahibi olmak arasında ciddi farklar var. Daha önemlisi bunu görebilmek. Hedef maçlar takımın hedefi doğrultusunda gelişen maçlar olmalı. Yani, gidip Lincoln'ün kendini Almanya'ya ispat amacıyla seçtiği maç Galatasaray'ın hedef maçı olmayabilir. Yani seçilecek maçları takım hedefleri değil de futbolcuların bireysel tercihleri belirliyorsa, hedef maç eksikliği yaşamaya başlayacaksınız demektir. Çünkü, hedef maç sahibi olmanın ön koşulu doğal olarak hedef sahibi olmaktır!

Sonra sorarlar elbette, madem seçtiğiniz maçlarda efsaneler yazıyorsunuz; neden Steau Bükreş ya da Dinamo Kiev maçlarını seçmediniz? Maçın tam da ortasında on kişi kalan rakiplere karşı içeride oynanan maçları, ya da psikolojik olarak karşınıza mağlup gelen ezeli rakibinizi seçmek kolay olduğu için olmasın?

Demek ki dönüşüm söz konusu. Yani sadece büyük maçlara konsantre olmak hikayesi sizi büyük yapmıyor maalesef... "Küçük" dediğiniz takımlara doğru büyük bir değişim, evrim yaşıyorsunuz... Bu da medya pompalı hormonlu "büyümenin" yan etkisi olsa gerek...

"Maç seçmek" denilen şey kimlik kaybının "havalı" ya da ecnebi diliyle "cool" adlandırılması bugünlerde... Maç seçmiyor, kimliğinizi kaybediyorsunuz; fark ettiğinizde de iş işten geçmiş olacak... Beşiktaş kimlik kaybını hedef oryantasyonu olmayan adamları kulübün başına getirerek yaşadı. Rakiplerin bunu yaşaması ise, futbolcuya ve futbolcu çetelerine dayalı sistemle geliyor. Sanırım yaşanılan bu kimlik kaybını en iyi şekilde on yıl önce Kadıköy'e, İnönü'ye ya da Sami Yen'e gelen Anadolu takımı futbolcularına, taraftarlarına sorduğunuzda anlayacaksınız...

19 Mart 2009 Perşembe

Unutmadık, unutmayacağız...

Bir tarafta bu kulüp için çalışırken canını vermiş bir adam... Öte tarafta tesise Aşçıoğlu adını vermek için "Milyonlarca dolar harcayacağım ben bu projeye" diyen bir başkası... Hem de Fulya'nın her yerinde Aşçıoğlu yazarken...

Mimar kızınız İpek'le aynı çatı altında çalışma şansım oldu, stajer olduğum dönemde... Ne kadar olağanüstü ve ne kadar takdir gören biri olduğunu biliyorum. Bu işin bayrağını taşıyarak da nasıl bir Beşiktaşlı ve nasıl da babasının kızı olduğunu da öğretti bize... Ruhunuz şad olsun Şan Ökten... Adınız o koca gökdelenlerin yanında duruyor hala. Yüz milyonlarca dolardan çok daha kıymetlisiniz. Çocukluğundan beri parayla oynayanlar bunu öğrenememiş, ama biz öğrettik... İmzalarımızın mürekkepleri yeni yeni kuruyor, ama öğrettik...

18 Mart 2009 Çarşamba

Colin Kazım...

Üstteki hareketin anlamını bilenler muhakkak vardır. Pozitif bir işaret, bilmeyenler Flying Dutchman'den okuyabilir.

Bugün Fanatik'te açıklaması çıktı! “Beşiktaş yöneticisi Mario Berk, sürekli beni arıyor. Profesyonelim ve kariyerimi düşünmek zorundayım.” La havle deyip, konuya geçelim...

Bundan sonra Fenerbahçe kötü gittikçe, "Alex Beşiktaş'a", "Kazım Beşiktaş'a" saçmalıkları devam edecektir... Sebebi Demirören'in basiretsizliği ve anlamsız şekilde o kadar eski Fenerbahçeli'yi takıma doldurması elbette... Bugün Nobre, Rüştü ve Yusuf'un varlığından dahi huzursuzluk duyulmasının sebebi de bu.

Öte yandan, Beşiktaş'ın bir daha Fenerbahçe geçmişli adam alacağını zannetmiyorum. Rüştü ve Nobre gibi Türkiye piyasasında alternatifsiz tek futbolcuları Gökhan Gönül şu anda... Uğur, Volkan, Selçuk, Kazım gibi futbolcuların alternatifleri ise bol. Zaten Kazım'ı bu ekipten bir ayırmak lazım, Kazım'ın futbolcu olduğu bile tartışılır. Gözümde Fenerbahçe'nin geçen sene kaçan şampiyonluğunun sebebidir. Malum, İnönü'de formda Deivid'i aratmadığı için ve Chelsea'ye attığı gol sayesinde kadroda yer buldu kendisine genç adam. İnönü'de yaptığı tek iş İbrahim Üzülmez'i perişan etmekti. Bugün Rıdvan'a formayı giydirseniz, karşısına İbrahim Üzülmez'i koysanız, on kere daha perişan eder!

Olayın özünde zannediyorum, Fanatik'in Fenerli okuyucularının egolarını iyi giden Beşiktaş taraftarına karşı okşama isteği yer alıyor. Ama buna çıkıp, Fenerbahçe Spor Kulübü'nün resmi sitesinden açıklama yapması sadece komik. Colin Kazım gelip, Holosko'yu mu, Tello'yu mu, Delgado'yu mu kesecek? Colin Kazım iddia ediyorum Serdar Özkan'ı bile kesemez! Zaten Fenerbahçe'nin açıklamasında da "alın bu adamı" iması içeren, "başkan gelsin konuşalım" tarzı bir yorum söz konusu. Üzerine atlamışlar demek ki... Aman uzak olsun top cambazı soytarılar Beşiktaş'ımdan...

17 Mart 2009 Salı

Marc Batta

Hatırlayanlar hatırlayacaklardır...

Nerden çıktın da aklıma geldin be adam... Vebalimiz üzerinde...

16 Mart 2009 Pazartesi

Gökhan Zan

Kimsenin sakatlanmasını istemiyorum elbette. Futbolcular ekmeklerini, sağlıklarıyla kazanıyorlar. Yıllar yılı oynasalar bile, yükselen hayat standartları ve ailelelerinin geçim dertleri ile hepsinin öyle süper hayatlar yaşamadığı da ortada... O yüzden Gökhan Zan da sakatlanmasın elbette...

Öte yandan, Gökhan Zan oynamazken Beşiktaş savunmasını, daha rahat olan Sivok'u ve inanılmaz Toraman'ı gördükçe; Gökhan Zan daha faydalı olacağı bir takıma gitsin istiyorum... Her gün daha fazla... Gönül ister ki, Gökhan Zan iyileşsin, şampiyonluğu görsün ve gitsin Beşiktaş'tan... Çünkü Gökhan Zan'ın yedekliği de problem, oynaması da.

Bugün iyi tarafımdan kalktığım için böyle konuşuyorum tabii, bilen bilir... Üç hafta sonra yine Gökhan Zan'ın üzerinden kafa vuran bir Alex görürsem, bu kadar hoşgörülü olamayacağım.

Ya tamam ya devam maçı vol.2...


İlginç ama gerçek, Beşiktaş iki haftadır "Ya tamam ya devam maçları"na mola verdi... Hatta öyle ki, kaybetmediği sürece yarışın içinde kalmayı neredeyse garantiledi...

Sivasspor maçları Beşiktaş için hep enteresan skorlarla sonuçlandı... İnönü'den biri PAF takım hikayesi ve Liverpool hüsranı ile süslü karambol ötesi bir maç biri ise Runje'nin hediyesi olmak üzere tam iki galibiyet çıkaran Sivasspor, bu senenin ilk yarısında da sonlarına doğru kontrolünü tamamen kaybettiği maçta 1 puan çıkarmayı başarmıştı... Aynı şekilde Beşiktaş da Sivas'tan hiç eli boş dönmedi. Üstelik Sivas'ta puan kaybı bile yaşamadı!

Görünen o ki, Beşiktaş zirvedeki rakiplerinden birine karşı ilk defa rahat bir şekilde sahaya çıkıyor... Yani önemli maç kazanamama baskısını atlatmak adına çok kritik bir eşiğin karşısında Beşiktaş... Denizli'nin meşhur 26. haftasına en ciddi rakiplerinin en az 4 puan önünde koşuyor. Üstelik sürpriz rakiplerinden birinin üzerine çıkıp, ona iki puan fark atmayı başardı. Bir diğerini ise kenara itip, devre dışı bırakma şansını ellerinde tutuyor.

Denizli'nin yanlışlarının ve doğrularının yanında en fazla göze çarpan ise Beşiktaşlı futbolculara kazandırdığı kazanma azmi... Sanırım aylar önce bahsettiği Şampiyonluk ihtirasını Camianın seviyesinde olmasa da yavaş yavaş yaşamaya başlıyor Beşiktaşlı futbolcular. Bunun en önemli göstergesi maçlara fırtına misali başlayan takım ve ilk on dakikaya sığan inanılmaz pozisyonlar. Soyunma odasından gerilmiş birer ok misali fırlıyor Beşiktaşlılar... Bu da taraftarın içine daha ilk dakikalarda güven aşılıyor elbette...

İlk yarıda da benzer bir performans sergileyen Beşiktaş'ın ikinci yarıdaki avantajı büyük maçları içeride oynayacak olması gerçeği. Üstelik rakiplerin sürekli sendelemesiyle, maçlara avantajlı çıkacak Beşiktaş'ın Holosko'nun bulacağı boş alanlarda rakiplerini sallaması muhtemel...

Lige verilecek arayı da hesaba katarsak, temposunu kaybetme ihtimali bulunan Beşiktaş Sivas'tan galibiyetle dönerse ligin son 9 haftalık etabına çok büyük bir avantajla başlayacak. İçeride alınacak bir Kayserispor galibiyetiyle muhtemelen rakipleriyle arasındaki farkı da onulamaz seviyede açacak... Beraberlik durumunda rakiplerini yaklaştırmak ve yarışı beşlemek adına önemli bir kayıp yaşayacak ama yine de yarışın içinde olacak. Ancak kaybederse, Sivasspor'a şampiyonluk yolunda çok önemli bir avantaj verecek ve her haftasonu en az dört maç takip ederek yaşamaya devam edecek.

28 Şubat 2009 Cumartesi

Anlayan beri gelsin...

Beşiktaş'ın ne oynadığını anlayan beri gelsin, on kişi konuşuyor, onu da ayrı taktik söylüyor... Umut Sarıkaya üsttekini Ergenekon için çizmişti, sanki Denizli'nin Beşiktaş'ına daha uygun gibi...

19 Şubat 2009 Perşembe

"Biz Beşiktaşlıyız"

Beşiktaşlılık ile ilgili okuduğum en iyi yazılardan biri, tıklayın ve okuyun... Ellerine sağlık marmara... Yazının orijinal başlığı yazının içeriğine daha uygun, benim bu posta koyduğum başlık ise yazının her yerinde kulakta yankılanan o iki sözden ibaret...

Fotoğraf da yazı da Şairler Parkı'ndan...

17 Şubat 2009 Salı

İbra Gelenektir vol.3... the end...

Söylenecek bir şey kalmadı... İbra bir Beşiktaş geleneğidir...

Dün Lig Radyo'da özür dileyerek adını hatırlayamadığım bir divan kurulu üyesinin konuşmasına denk geldim. Özünde şunu söyledi: "Beşiktaş'ın sıkıntılarının çözüleceği yer Genel Kurullardır, Beşiktaş'ın iç problemleri mahkeme koridorlarında çözülemez." Ne kadar güzel ve kulüpçülük için ne kadar doğru bir yaklaşım değil mi...

Fakat işin öteki yüzü var, ve bu öteki yüz artık beni tiksindiriyor... Nedeni ise, bu kulübün 10 bini aşkın oy vermeye yetkili genel kurul üyesinin sadece bin beşyüz tanesinin Mali Genel Kurul'a katılması... Sahipsizlik artık tahammül edilemeyecek seviyelerde... Bu kulübü kurtaracak, gerçek Beşiktaşlılara emanet edecek birine ihtiyacımız var. Beşiktaş'ın kurtuluşu 100,000 üyeden geçiyor, bunu görüyorum... İndirin 250 Milyona bu kulübe üye olma bedelini ve kurtarın Beşiktaş'ı... Ben Beşiktaş taraftarı olarak bu yönetimi ibra eden o altıyüz kişiyi ibra etmiyorum. Dahası bu genel kurula katılmayan 9000 kişiyi Beşiktaş'ın göreceği her günden mesul tutuyorum... Yazıklar olsun... Bu mudur Beşiktaş'ın geleceğini, varlıklarını ve değerini koruyacak olan Genel Kurul?

Korner atmaya mecali kalmayan Tello...

Daha önce Çapkın Delikanlı Tello başlığıyla eşi Kanada'dayken "Türk genci tanışmak ister" misali piyasa yapan, alemlere akan Tello'yu anlatmıştım... Öncelikle, bu kadar gece hayatına düşkün, biraz bizden olan Güney Amerikalı genç arkadaşların İstanbul'da, Anadolu'dan çıkıp Hülya Avşar'ın kucağına düşmüş Tanju Çolak misali şaşkına döndüklerini düşünüyorum... Hele Bobo, Alex ya da Nobre gibi sıkı bir aile hayatına sahip değillerse...

Tello'nun en büyük problemi bu mudur bilemem tabii... Bana kalacak olsa zaten değil... Evet futbolcu disiplinli bir hayat sahibi olmalı, ama bu "dışarı çıkıp gençliğinin ve parasının tadını çıkarmayacak" anlamına gelmemeli, gelemez... Tello hayata dair disiplin sahibi bir insan olmasaydı, zaten bugünkü futboluna, bugün kazandığı paralara, Şili Milli Takımı kadrosuna falan da gelemezdi...

Tello'nun problemi takımda alacağı rol ya da roller... Tello gibi tabiri caizse sefa pezevengi futbolculara takımın bütün ofansif ve/veya defansif yükünü verirseniz, karşılığında alacağınız şey her koşulda değişken bir çıktı olur... Yani bir gün size maç kazandırır, bir gün rakibin canına okur, bir gün çıkar iki gol atar, ama kalan on gün sizi hayattan bezdirir, her maça iki gol sıkıştıracağını düşünüp önüne gelen topla kaleye gitmeye çalışır, şut atar, vs... Bu kadar kritik bir rolü dünyada verebileceğiniz futbolcu kalmadı artık... Örneğin Gerrard bile bu yükü dağıtan bir takımda oynuyor, bütün muhteşem lider özelliklerine rağmen!

Beşiktaş'ın teknik direktörü ve eski teknik direktörü maalesef Tello konusunda kararsız kalmakta son derece kararlılar... Sezon başlarında aslan kesilen bu adam, "maden bulmuş defineci" yaklaşımındaki teknik direktörler yüzünden her gün daha bitik, her gün daha yorgun ve her gün daha bezgin görünüyor sahada... Üstelik, sezon başlarında az inisiyatif verilen ve olağanüstü oynayan bu adam, takımda ön plana çıkıp, liderlik yapmaya başladığında oluyor bunlar hep... Antalya maçında soldan kullandığı korner karşı tarafta kornere gidince üzülüp, kafasını öne eğen ve oraya zorla giden adamdan bahsediyoruz... Yok mudur koca Beşiktaş'ın ikinci bir kornercisi?

Koca Beşiktaş en çok korner attığı sezon olan 2008-2009 sezonunda iki korner golü bulmuş... Tello'nun başına gelenin özeti budur... Bu adamı sahanın içinde disiplinli olacağı bir pozisyona vermezseniz, isterse beş yüz korner atsın, hepsini ancak ön direğe kesecek mecali var Şili'linin... Ben çok sıkıldım Tello'yu önce sağ kanatta, ardından sol kanatta, sonra tekrar sağda sürekli kötü top kullanırken görmekten... Biri çıksın, kurtarsın bizi bu eziyetten...

Beşiktaş:1

Maçın özeti skorda ev sahibi lehine yazan skordan ibaret maalesef... Seneler sonra geri dönüp baktığımızda göreceğimiz de bu... Beşiktaş sadece 1 gol attı ve 1 tane yedi... Sadece 1 puan aldı... Şampiyonluğu bu beraberlikle bir kez daha kaybetti...

Bu kadar az gol üretebilmenin sebebi ortak bir akıl yürütememek... Beni tribünde kendimden geçiren, inanılmaz baskılı futbolun sebebi ise Cisse-Ernst-Sivok üçlüsünün müthiş pozitif futbolu... Üç tane akıllı defansif oyuncunuz varsa, maçı rakip sahaya yıkmanız işte bu kadar kolay... Üstelik rakip çift forvetli, eksiksiz Trabzonspor olsa bile...

Cisse maç içinde bir ara konsantrasyon kaybı yaşadıysa da, kendisinin yerine düşünülen Ernst ile birlikte mükemmel bir orta saha yardımlaşması yarattı... Yazık ki bu ikilinin önünde artık formu yerlerde sürünen, aklını oyuna nedense veremeyen Tello, güvensiz Yusuf, yorumsuz Serdar Özkan başladı maça... Bu üçlüden, hadi Serdar'dan vazgeçtik, bu ikiliden biri biraz daha oyunun içine girebilseydi, ilk yarı çok enteresan bir skorla bitebilirdi...

Öte yandan, Sivok'u pas geçen o inanılmaz ara pas için Cale'ye söyleyecek şey bulamıyorum. Trabzonspor iyi bir golü ancak böyle bir pas ve böyle bir fırsatçılıkla atabilirdi... Bir türlü beğenemediğim Gökhan Ünal, takımının tek gol vuruşu şansını resimde görülen konsantrasyon seviyesiyle isabetli kullanınca işler Trabzonspor lehine dönmeye başladı... Ancak ikinci yarıda Song sürekli Bobo'ya top kullandırmaya başlayınca, yorulduklarını ve golün geleceğini hissettik... Bobo bu topları biraz daha pozitif kullansa, ya da Delgado ve Tello bu topları alıp kendileri kullansa, bugün çok tatmin edici bir galibiyetten bahsedebilecektik...

Neticede, müthiş bir tempoda oynanan maça akılsızca harcanan onlarca duran top ve daracık alanda onlarca pozisyon yaratabilecek fırsatlar damga vurdu... Böyle baskılı oynanan maçlarda son vuruşlardaki beceriksizlik konuşulur olmalıyken, biz hep son vuruşa hazırlanacak son pasın beceriksizliğini konuştuk... Nitekim gömüldükçe gömülen, Nobre'ye mi Bobo'ya mı baksın şaşıran Trabzonspor savunmasına üç ya da dörtten fazla zorlayıcı orta atamadı Beşiktaş hücumcu orta sahaları...

Değişen bir şey yok, 15 Şubat saat 18.59'da şampiyonluk konuşamıyorduk; 20.55'de de konuşamaz kaldık... Bu takımın bu sene sonuna kadar iyi maçlar çıkarmaya namzet olduğu bir gerçek, ancak Denizli'nin mentalitesiyle Beşiktaş'ın bir yere gidemeyeceği de bir o kadar aşikar...

8 Şubat 2009 Pazar

Wishful Thinking...

Bunun tam açıklaması bu, evet... Şampiyonluğu kazanacağını düşünmek, istemek ve en sonunda ise inanmak sadece bununla açıklanabilir: "Wishful Thinking" (düşünceyi istekler doğrultusunda şekillendirmek)... Ecnebilerin güzel söz gruplarından... Bizde buna benzeyen temenni etmek var, ama o kendisini keskin şekilde ayırıyor bundan tabii...

Örneğin, derseniz ki bu sene %40 zam alacağım, o yüzden gideyim şunu şunu yapayım; bu muhtemelen "Wishful Thinking" dediğimiz kavrama tekabülk edecektir... Nitekim Türkiye şartlarında %40 zam almak herkesin başına gelen bir durum değil! Hayata dair planlarınızı bu doğrultuda yapmaya başladığınız noktada siz kendinizi "whishful thinking"e kaptırdınız demektir... Temenni etmek ise ihtimallerin tam olarak farkında olunan noktadadır... %40 zam almanı temenni ediyorum dediğinizde, bilirsiniz ki bu iş zor... Aynı şekilde, takımınız üç pas yapmaktan acizken, herkesi eze eze şampiyon olacağınızı düşünüyorsanız, yine aynı noktadasınız demektir... Bunu da en iyi açıklayacak şey "Wishful Thinking"... Tabii bu olmadan hayat yaşanılır bir yer olmaktan çıkar, düşünsenize, her şeye objektif ya da karamsar baksanız, nasıl aşık olur, nasıl inatçı şekilde mutluluğu kovalar ve nasıl olur da yaşamaya devam edebilirsiniz?

Neyse konumuz Beşiktaş... Ve ben kendi adıma Beşiktaş adına olumlu şekilde düşünme yetimi kaybetmeye başlıyorum, artık olumlu düşüncelerden geçtim, Beşiktaş ile ilgili hayal bile kuramıyorum... Şu anda tek isteğim, kupada Fenerbahçe'yle eşleşip, içerde ve dışarda gerçek anlamda bir heyecan yaşayarak sezonu kapatmak... Çünkü sezonun son kilometrelerine sarkmış derbilere heyecan ve iddia taşıyabileceğimize inanmıyorum, dahası örneğin Fenerbahçe'nin de o maça Şampiyonluk iddiasıyla çıkacağını düşünmüyorum... O tatsız maçlardansa, keyifli bir kupa eşleşmesiyle yürümek, ona bel bağlamak bugün Denizli'ye ve Demirören'e nasıl daha çekici geliyorsa, bana da o kadar çekici geliyor...

Ya tamam ya devam maçı...

Basının en sevdiği klişe başlıklardan biridir: "Ya Tamam Ya Devam Maçı"... O yüzden şu an Beşiktaş'ın durumunu anlatmakta kullanılabilecek en doğru yol bu meşhur klişeyi kullanmak...

Beşiktaş Mustafa Denizli'yle yedinci veya sekizinci defa "ya tamam ya devam maçı"na çıkıyor... Bu iş ligin bu kadar erken haftalarında karşınıza çıkıyorsa, büyük sıkıntınız var demektir... Mümkün mertebe spor sayfası okumaktan kaçındığımdan, gazetelerin saçmalıklarını spor sitelerinden gözüme çarptığı ölçüde takip ediyorum... Son bomba "2009'a süper başlayan Beşiktaş"tı... Kimleri yenmiş Beşiktaş bakalım;

- Yorgunluktan ayakta duramayan Werder Bremen
- Gaziantep BB
- Mucize bir Gaziantepsor galibiyeti
- Denizlispor
- Sezonun garibanı Antalyaspor
- Antalyaspor
- Antalyaspor

Sanırım bu maçların üçünü stadyumda takip edebildim... Sık sık yaptığım bir iştir, üst üste kaç pas yapabildiğimizi sayarım... Örneğin, ligdeki Antalyaspor maçında, benim yakalayabildiğim üst üste beş pas sadece bir defa söz konusu oldu... İşin komik tarafı, bu beş pasın aktörü sadece iki futbolcuydu... Yani şu an televizyonda izlediğim Tottenham Arsenal maçında üst üste yirmi pas yapıp atağa kalkan futbol takımlarının yanında, abartmıyorum, dört pas yapamayan bir takımdan bahsediyoruz... PES, FIFA oynarken bile bilirsiniz ki, iki üç kere pas yaparsanız sahaya yayılırsınız, daha geniş alan kullanabilirsiniz, en önemlisi rakibi üzerinize çeker ve pozisyon bulmaya başlarsınız... Bu takıma monte edilmeye çalışılan Ernst ve gariban Sivok orta sahada kaç kere kendilerini Gökhan Zan ve Zapo'ya gösterebildiler? Daha önemlisi, hala savunmanızda topu dan dun vuran Gökhan Zan'la oynarsanız, nasıl ileri adım atabilirsiniz?

Bu takımın reçetesi, Ertuğrul Sağlam'ın 2007 ve 2008 yıllarında Eylül sonuna kadar oynattığı futbolda gizli... Kendisine ihanet etmeseydi, şu anda şampiyonluk yarışındaki bir Beşiktaş'tan bahsediyor olacaktık... Sol bekte oynamak zorunda olan şımarık Tello, göbekte bu işi en iyi yapan Sivok Zapo olmadan Beşiktaş'ın oynadığına futbol demek imkansız... İki yıldır muhtemelen kaprislerine katlanamayarak Tello'yu ekonomik kullanamadığı bitik enerjisiyle serbest orta saha rolünde oynatmak futbol cinayetidir... Göbekte işleyen sistemden vazgeçip, Sivok'u orta sahaya kaydırmak ancak Zihni Sinir'e yakışacak bir harekettir... Üstelik artık elinde sadece Uğur değil, Ernst de varken... Sonra tabii ki savunmadan çıkamayan toplardan, olmayan akınlardan, "bloklar arası kopukluk"tan bahsederiz... Futbol düşünüldüğü kadar komplex bir oyun değildir...

5 Şubat 2009 Perşembe

The Curious Case of Benjamin Button

Bir haftada üç kere Antalyaspor fazla geleceğinden, belki de mide bulandıracağından, Erkan Zengin'i ilk kez görecek olma ihtimaline rağmen, maçtan vazgeçip, cazip bir teklif olan The Curious Case of Benjamin Button (TCCOBB)'ın özel gösterimine gidiverdik... İyi ki de öyle yapmışız diyecektim... Gel gör ki, Fabian ilk maçına çıkıvermiş İnönü'de... Spor haberlerini sıkı takip etmemenin, bloglara kaptırmanın cezası kesiliverdi böylece...

Film şahane, diyalogları, Forrest Gump'ı anımsatan sahneleri ve "herşeyden biraz olsun"u kotarabilmiş yönetmeniyle mükemmel bir eğlencelik... Beşiktaş'a değişilir mi? Elbette hayır, biz Antalyaspor'a değiştik diyelim... Şimdi gidip Fabian'ı çıplak gözle izleyenleri bulup okuma zamanı...

3 Şubat 2009 Salı

James Troisi

Memleket dışındaydık, sonra araya iş güç girdi, bu adam hakkında iki şey karalayamadık! James Troisi, Eylül'den beri bu memlekette top tepiyor... Newcastle'dan geldiğinden başka bir şeyini bilmediğimden ve Alman Ligi, Premier League diye kanal kanal gezdiğimden olsa gerek gözüme çarpmamıştı, ta ki herkesin gözüne 200 km ile çarptığı Kayserispor maçına kadar...

Tek cümleyle anlatmak lazım, özetlerde izlediğim adam her 90 dakikasını heyecanla beklediğimiz ve hayırlısıyla artık Arsenal'de izleyeceğimiz Arshavin'i hatırlattı bana... Rus ligi bittiğinden, Arshavin'siz kalmıştık, belki Troisi bizi doyuruverir... Üç ayda bir kere gözümüze çarptığına göre, ya uyum sorunu yaşadı ya da istikrarsız... Problemi (hala mevcutsa) ne olursa olsun heyecanla içeride oynayacağımız Gençlerbirliği maçında çıplak gözle izlemeyi bekliyoruz...