Euro 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Euro 2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2008 Cuma

Yarı Final ve Final...

Yarı Final ve Final oynayacak takımlar herkesin kafasında şekillendi... Sürprizin en az beklendiği maç, sürprizlerin takımı Türkiye'mizin maçı... Yarı Final'in İsviçre bacağını kime sorsanız, Almanya-Hırvatistan maçını anlatmaya başlıyor... Karşı tarafta ise işler daha karışık, ama gönülden geçen takımlar belli gibi... İspanya Hollanda eşleşmesi sanırım epey yakışacak yarı finale... Arshavin'in şovuyla süslü grup finalinde Rusya çok etkileyiciydi elbette... Bir de İtalyanlar kötü gruplar sonrası hep finale yürür meselesi var tabii... İkisi de çarpıcı, ama Hollanda 20 yıldır, İspanya neredeyse 100 yıldır bu anı bekliyor... Onları döndürmek zor gibi...

Final için benim favorim Hırvatistan - İspanya eşleşmesi, plase ise Almanya - Hollanda...

12 Haziran 2008 Perşembe

Aklın yolu bir...

Üç gün önce herkesin aklındakini yazmıştım buraya; biz buralardan nasıl oluyorsa her defasında işleri tersine çevirebiliyoruz diye... Yine oldu, çevirdik... Nasıl çevirdiğimiz konusunda herkes hemfikir, ne de olsa aklın yolu bir....

İlk yarıda takım ne yapmaya çalıştığının biraz daha farkında başladı maça... Rakip takımda belalılarımız Frei ve Streller'ın oynamıyor olması kaderin bize gülümsemesinden başka bir şey değildi. Aynı şekilde, bizim de Gökdeniz ve Tümer seçimlerimiz son iki maçına çıkan Kuhn'a Terim'in kıyağıydı elbette... On dakika oyun bize baktıktan sonra yağmurla beraber modern futbol dizilişine ve fizik gücü üstün oyunculara sahip İsviçre oyunun hakimiyetini ele geçirdi... Maçın sonuna kadar da, doğru onbirle oynadığımız dakikalar haricinde oyunun hakimi İsviçre'ydi...

İkinci yarıda oyunda hiç olmayan Gökdeniz ve Tümer'in çıkmasıyla futbol oynamaya başladık. Aklın yolu bir herkes aynı hikayeyi anlatıyor zaten, bu 23 kişiden çıkacak en mantıklı onbir - sağ bek tercihi tartışılır - buydu. Hangi kanalı açsanız bunu anlatan adamların varlığı, dünyanın bir ucundaki arkadaşınızın Semih de Arda da oynamalı" beyanatı, TV başında herkesin Gökdeniz ve Tümer'in varlığına karşı duyduğu şaşkınlık bunu anlatmak için yeterli olmalı...

Maçın sonu, golün gelişimiyle birlikte ister istemez Fenerbahçe'nin Manchester United deplasmanındaki unutulmaz golünü hatırlattı bana... Boliç'in soldan vurduğu o topun savunmaya çarpıp kaleciyi aşıp gol olması eminim pek çok insanın aklından film şeridi gibi geçiverdi bu golü izlerken... 2002'de İlhan Mansız Senegal'in kalesini vurduğundan beri memleket olarak bir gole sevinemiyorduk... O gün Beyoğlu'nda North Shields'da son biramızı içerken gelen golün ardından çıkan sesi hiç unutmadım... Bir de 4-3'lük Beşiktaş Fener maçına bilet bulamayıp, Beer City'de maçı izlerken, Koray'ın golü sonrası semtten çıkan ses vardı tabii... Yanlarına Arda'nın attığı gol sonrası Beşiktaş'ın sessiz bir sokağından çıkan sesi keyifle yazıyorum hafızama... UEFA.com İsviçre'li ağlayan çocuğun hüzünlü resmini kullanmış maç arkası yazısında, İsviçre'ye neredeyse şövalye sıfatını verirken... Bir parça demagoji onların da hakkı olsun...

9 Haziran 2008 Pazartesi

Hezimet ve yenilgi arasındaki ince çizgi...


Portekiz karşısında ne oynadık diye konuşuyor bütün Türkiye günlerdir... Futbolla ilişkimiz iki buçuk kulübün daracık perspektifteki saha performansından ve gösterişli medya sağanağından ibaret olduğundan algılayamaz hale gelmişiz sahada neler olup bittiğini...

Dört maçı izledikten sonra şunu söylemek lazım... İzlediğim maçlar içerisinde aklımda kalan en uzun sprint, yediğimiz ikinci golde Ronaldo'nun müthiş süratiyle süslediği pozisyona aitti... Topçularımızın Antalya'da, bizim evlerimizde kupaya hazırlandığımız gibi Playstation'a özgü 50 metrelik sprintlerin ruhuna fatiha... Topla beş metre koşar koşmaz sert bir duvara çarpan, ancak duvara çarptığında ne yapacağını iyi çalışmış yedi takım vardı sahada... Sadece Polonya rakibine diş geçiremedi, diğer altı takım sınırlarını sonuna kadar zorladı ve olağanüstü bir mücadele koydu sahaya...

Bizim takımımız bunun tam anlamıyla istisnasıydı... Biz de duvara çarptık... Sevemediğimiz Deco'nun yokluğunda Barcelona'nın çektiklerini anlamak adına önemli bir maç izledik... Deco öncülüğünde muhteşem şekilde parsellediler bütün orta sahayı...

Dönelim bize bakalım... Bütün dünya şunu gördü, bu uğurda Ronaldinho'lar kadro dışı kaldı, Messi'ler, Ronaldo'lar şekil değiştirdi... Dedi ki dünya futbolu, orta saha oyuncunuz gönülden koşacak... Kaygıları olacak, arkasında iki pasla oyun çeviren adamlara müsaade etmeyecek...

Biz ise Orta saha denilen bölgeyi teorik olarak bir kişiden yoksun bıraktık bu maçta... Colin Kazım'ı artık birileri açıklasın lütfen... Süper yorumcularımızın yaptığı gibi, Kazım'ın iyi oynadığını söylemek Harlem'in NBA şampiyonu olacağını iddia etmekle aynı şey... Bir futbolcu adam eksiltebilir, çalım atabilir, dolayısıyla televizyondaki seyirciyi yanıltabilir... Ancak iyi oynamak demek takımının hedeflerine katkıda bulunan pozitif futbol oynamakla eşdeğerdir... Kazım'ın yaptıklarının hangisi takıma faydalı olmuş? Orta sahada Emre ve Aurelio can havliyle adam kovalarken Kazım ne yapmış birilerinin bunu izah etmesi lazım...

Tuncay konusu ise daha farklı... Bu çocuğun iki türlü handikapı var... Birincisi, fizik olarak yüzde yüz hazır değilse oynamıyor... Orta sahada oynayan adamınız Tuncay ise, sonuna kadar faydalanmak zorundasınız, ve dolayısıyla yüzde yüz hazır tutmalısınız... Hazır olmadığında ve buna bağlı olarak iyi oynayamadığında da morali bozuluyor... Bu kısır döngü de bitiriyor Tuncay'ı... Kazım kararı ne kadar yanlışsa, Mehmet Topuz'un kafadan alınmadığı kadroda Tuncay'ı ilk onbire direk yazmak o kadar doğru bir karar... Çünkü başka böyle futbolcunuz yok... Ama Tuncay hazır değilse, bu iş olmaz... Orta sahada kart görme pahasına adam kovalamayan Tuncay'la kazanamazsınız...

Nihat'ın yalnızlığı, Gökhan Zan hatası, Mevlüt fiyaskosu gibi onlarca konuyu uzun uzun anlatmanın alemi yok... Neticede biz kaybetmedik, hezimete uğradık... Alenen morallerimizi bozan, herşeyi bitirme noktasına getiren berbat bir maç oynadık... Senelerdir gelenektir, Türk Milli Takımı böyle noktalardan zorlanmadan toparlayabilen bir takım haline geldi, bu gerçek. Hatta iddia ediyorum, bu takım Portekiz maçına hedef maç olarak dahi bakmadı, bakamaz zaten başınızdaki hoca Terim, nüfus kağıdınızdaki ibare T.C. olduğu sürece... Tek ümidimiz, pembe senaryolarımızın tek dayanağı bu geriden gelme teranesi zaten... Ama hani olur da İsviçre'yi "bu zor günlerimizde" yenemezsek, bu hikaye uzun yıllar toparlayamayacak gibi... Orda da Frei konusu var zaten, ayrıca konuşulmalı...