Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2010 Çarşamba

Bu da mi Ofsayt!

Demiroren dun NTV Spor'da anlatmis. Ben de izledim. Simdi bu adamin yaptiklari var. Yanlislar cogunlukta elbette... Burasi gercek... Bunun yaninda bir de elestirmek icin elestirmek var...

Izleyen izlemistir. Konu Almeida'nin fon araciligiyla satin alinmasi... Hemen senaryolari yazalim...

1) Almeida basarisiz olur. Besiktas uc sene sonunda fona 2 milyon euro + yillik %10 faizi oder. Fonun kaybi yok, kulup icin iyi fiyata alinan bir futbolcudan verim alinamamasi ornegi. Her gun yasanilan seyler, problem yok... Taraftar umut vaad eden bir transferden sonuc alamamanin uzuntusu ile kalir, o kadar...

2) Almeida basarili olur, 8 milyon euro'luk bir teklif gelir. Fon satilmasini ister, Besiktas 3,5 Milyon Euro verir, Almeida kalir. Taraftar memnun, kulup 1,5 Milyon Euro zararda, fon memnun... Simdi bu Almeida'nin bir Quaresma ornegindeki gibi uyum sagladigini dusunelim, hangi Besiktasli verilen 3,5 Milyon Euro'ya karsi cikacaktir? Kaldi ki, boyle bir teklifin geldigi yerde, 3,5'i vermenin getirisi sozlesmeye bagli olarak, orta vadede yine Besiktas'in lehine cikacak. O fark 1,5 milyon degil, 5,5 milyon olsaydi, baska bir sey konusurduk...

3) Almeida basarili olur, 8 milyon euro'luk bir teklif gelir. Futbolcu satilir... Besiktas burada kac para aliyor net bilmiyorum. Yani sozu gecen 10 milyon Euro sozlesmeye eklenmis bir maddeden yola cikiyor olabilir... Diyelim ki Besiktas 4 milyon aliyor, bu durumda Besiktas verim aldigi bir futbolcudan tas atip kolunu yormadan para kazanmis olacak.4 Milyona iyi bir forvet bulmak zor, ancak uzerine futbolcuya vermekten imtina ettigi, Adnan Polat usulu 2 Milyonluk kazanci da koyarsak; hatta fonun bu alisveriste elde ettigi kar uzerine, kuluple yeniden calismak isteyecegini de goz onune alirsak, Besiktas buradan sportif anlamda kisa vadede zararli, uzun vadede karli cikacaktir...

Neticede sozlesmeyi gormeden soylenecek seyler aysbergin su ustundeki kutlesine yapilacak guzellemeden otesi olmayacak elbette. Atlanmadigini umdugum tek bir nokta var... Sozlesmeyi ben yapiyor olsaydim Besiktas'in sartsiz "hayir" deme hakki olan bir limit ortaya koymaya calisirdim. 8 Milyon Euro'ya kadar olan tekliflerde kulup kayitsiz sartsiz "hayir" deme hakkini elinde tutmali ornegin. Belki Demiroren'in girdigi 10 milyon ornegi bunu niteliyor olabilir. Bilmek lazim. Neticede fon sirketi %10 faizi cebine koymayi garantilediginden zaten risk almiyor. Kulup ise verimli bir futbolcusundan ayrilmak durumunda kaliyor, bu aldigi riskin adini koymali...

Her halukarda kulubun uc isteseler bes ver seklinde gelisen sark taciri zihniyetinden para yonetimi odakli is yapan bir yonetim anlayisina evrilmesini gormek onemli. Tam da ben memleketi terk ettikten sonra, 150-160 derece donerek dogru isler yapmaya baslayan yonetim umarim borclarin odenmesi ve mali tablolarin sagligina kavusturulmasi yolunda da dogru hamleler yapar.

8 Mayıs 2009 Cuma

32. Hafta: Ne Olacak Şimdi?

32. Hafta çok enteresan bir fikstüre gebe...

Çok önemli üç gerçek var:

1) Ankara'nın ligde dört takımı var. 32. haftada ikisi içeride oynuyor. Hacettepe ve Ankaragücü...

2) Son dört haftada haksız rekabete ve şaibeye yol açmamak adına maçlar aynı saatte oynatılıyor...

3) 32. haftada hem Beşiktaş hem Sivasspor şampiyonluk yolunda Ankara takımlarına, üstelik ikisi de 19 Mayıs'ın suni çimlerinde oynayan takımlarına, konuk oluyorlar.

Maçların farklı saatlerde oynatılması tartışılamaz, işin içinde Ankaragücü var... Bir maç Yenikent'e alınabilir; o durumda da Suni değil, Doğal çimde oynanma durumu var. Bu avantaja dönüşebilir bir takım için... Burada avantajlı yerde olan kazanır, diğeri kaybederse, büyük olay var; savaş çıkar. Doğal çimde mesela Beşiktaş kazansa Sivas delirecek, aksi durumda ise Beşiktaş... Ankaragücü kazanır, ligde kalırsa mesela doğal çimde, düşen takım ortalığı kavuracak.

Federasyonun işi çok zor...

24 Nisan 2009 Cuma

Bu Yürüyüş Ya Siyaha Ya Beyaza...

Beşiktaş stabil şekilde istekli futbol oynuyor uzun yıllardır... Sergen, Tümer ve bitik renkli büyük eskileri gittiğinden beri bu iş böyle... Ertuğrul Sağlam'la ya da Tigana'yla maç içinde kırılganlık da gösteren bu istekli futbol Mustafa Denizli'yle birlikte sayıca eksik kalmadıkça sekmeden her maça yansır oldu.

Son üç aydır, ligin konjonktürü işleri Beşiktaş için yoluna koydu. Kaybedilen 8 puan çok sıkıntı yaratmadı, nitekim rakipler hep daha fazlasını kaybetti ve "Ya tamam ya devam" maçları sıkıntı yaratmadan Mayıs'a kadar ötelendi...

Pazar günü ise, Beşiktaş'ı üç ihtimalli çok kritik bir deplasman bekliyor. Bu ligin gerçek deplasmanlarından biri Eskişehir. Geçen sene zar zor bulduğum Numaralı biletiyle İnönü'nün nasıl da hakkını verdiklerini karşıdan izleme şansı bulmuştum. İlk yarıdaki maç Beşiktaş'ın ve Tello'nun çok iyi oynadığı maçlar arasına girdiğinden, çok fazla seslerini duyamadık. Ama bugünlerde yaşadıkları sıkıntıları da göz önüne alırsak; taraftarıyla ve iştahlı futbolcularıyla maça sonuna kadar asılacaklardır.

Beşiktaş ideal kadrosuyla ve sıradanlaşmış iştahıyla oynarsa, ligin nisbeten dişli Eskişehirspor'unu maçın başında kalesinin önüne yığıp, golü erken dakikalara sıkıştırabilir. Ancak Youla'nın savrukluğuna rağmen süratli deparları ve olası bir kilitlenmiş, boşa harcanmış ve önde bitirilememiş ilk yarı Beşiktaş'ı sıkıntıya sokacaktır ve maçı sıkıştıracaktır... Sivasspor'un muhtemel puan kaybı sonrası ikinci defa ıskalanacak liderlik ve maçın ardından gelecek Galatasaray galibiyeti haberi, Fenerbahçe derbisini yine "ya tamam ya devam" kıvamına getirebilir...

Açıkçası, Denizli'nin takıma kat ettirdiği şampiyonluk iştahı maratonu sonrasında taraftara aşıladığı müthiş güven tartışılmaz... Yine taktik anlamda başarısı yıllardır tartışılan Denizli'nin ilk aylarında daha çok karşılaştığımız stabil olmayan takım taktiği ise taraftarı maç içi tedirginliklere itiyor maalesef... İnönü'de alınamayan liderlik ben ve benim gibi düşünen nisbeten kötümser taraftarları maalesef huzursuz ediyor. Daha kötüsü bu haftaki sonuçlar neticesinde kazanamayan bir Beşiktaş'ın Galatasaray'ı yarışın içine çekme ihtimali... 33. haftada oynanacak böyle bir şampiyonluk maçını elbette Digiturk ve bu işten servet kaldırmış Türk medyası heyecanla bekleyecektir, bizim için ise 2003 Mayıs'ındaki 5 puanlık farkla girilmiş bir derbiden başka kabul edilebilir bir durum yok 33. hafta için...

19 Ocak 2009 Pazartesi

Güllerin İçinden...

Hayatımda en pişman olduğum şey, kendimi bir enstrümana yöneltememek oldu sanırım... Bunun en çok vücud bulduğu şarkılardan biri ise Güllerin İçinden olsa gerek... Hele o nasıl bir solodur, bitene kadar alıp, başka dünyalara götürür insanı... Her sene, gitmeyi ihmal etmediğim MFÖ konserlerinde, Özkan Uğur'u bu şarkıyı çalarken görmek için büyük heyecanla beklemem de ondandır...

Beşiktaş'ı düşününce Güllerin İçinden söyler buluyorum kendimi... Koşarak gelsin istediğim şey bir insandan, ya da onun doğrudan temsil ettiklerinden ibaret değil... O yüzden Seba'yı istiyorum diyemem, Metin-Ali-Feyyaz'ı Beşiktaş'tan parça parça nasıl kopardığı gözümün önünden gitmediğinden... Ve onlar gittiğinden beri mutluluklar ve başarılar Dolmabahçe'yi ıska geçtiğinden...

Sanırım sadece bir umut bu beklenen... Geceyarısını biraz geçe, karanlık köküne kadar çöktüğünde, ay ışığına küs bir İstanbul evinde korkmuş bir çocuğun sabah uyandığında korkularının aydınlıkta yanacağı umuduyla, huzurla uykuya dalabildiği gibi, ben de kendime kesin bir umut kaynağı arıyorum Beşiktaş için... Evet, bu umut kurtaracak bizi diyebilmek istiyorum... Bunu diyebilmek ve onun arkasından yürümek, düne değil, yarına gitmek istiyorum... Domine edilmiş bir lig, domine edilmiş şampiyonluklar, Avrupa Kupaları değil istediğim, biraz ilkeli, biraz tutarlı ve en önemlisi Beşiktaşlı bir umut istiyorum, ister güllerin içinden gelsin, isterse dikenlerin...

16 Ocak 2009 Cuma

Diego'lu Werder Bremen...

Dünkü maça hazırlık maçı demek bile zor... Benim alıştığım Diego ve askerleri çok daha enteresan, süratli ve keyifli bir futbol takımı... Kendilerini pek zorlamadılar...

Her sene Werder Bremen'le maç yapılır, hatırlıyorum Ailton'un hat-trick'iyle 3-2 yenmiştik Antalya'da... Sonra 4-0 kaybettik... Dün de kazandık... Ölçü olmadığı ortada, 3-2 kazandığımız sezon dibe vurduk, 4-0 kaybettikten sonra Şampiyonluk için final maçına çıktık...

Takım da pek kendini belli etmedi, o yüzden bu maça futbol anlamında söyleyecek pek bir şey yok... Biraz Tello, biraz Holosko, bir de bildik Toraman...

O muhteşem yan hakeme ne demeli peki? Futbolun en güzel anlarından biri tam göbekten hücumcunun müthiş bir arapasla on metre öne çıkıp, kaleciyle karşı karşıya kaldığı an değil midir? İki devrede, karşılıklı birer mükemmel pozisyon kesti yan hakem... Sen neden oradasın o zaman demezler mi sana... Orijinal Ronaldo'yu Barça'da bu pasları alıp, kalecilere attığı olağanüstü çalımlarla büyük futbolcu ilan etti dünya... Demek bizim bu yan hakemler gitse oraya, böyle goller de izleyemeyecektik...

14 Ocak 2009 Çarşamba

Amatör Ruh...

Şairler Parkı'nda Rüştü'yle karşılaşan Marmara'nın hikayesini okudum...

Tok açın halinden anlamaz misali futbolcularımız... Değişen çok şey var ama en çok değişeni en öne koymak lazım...

Sen bir semtin sevdasını alıp, semtin uzaklarına dağlar tepeler aşıp, taşırsan; o ultra-modern mekanında yaşatırsan onları, ve bilmezlerse kim için, neden üzerlerine o renkleri giydiklerini, iş o noktada bitiverir işte... Profesyonel Ruh'lu seyirciye alışmış, senin geçtiğin süreci on yıl önce bitirmiş bir takıma senelerce kaptanlık yapmış adamı iki haftada bir iki saatliğine o tribünlerin bin tane koltuğunu eskitmiş Amatör Ruh'lu taraftarın karşısına koyarsan başına gelecek olan budur işte...

Oysa ne kadar güzeldi, 3-0'dan sonra kaybedilen turun, sabah uyanacak çocuğa söylenemeyeceklerin hesabını bizzat kaptana sorabilmek... Kaptanı mahçup edebilmek... Mahçup olmayanları yeşil sahaya doldurmaya devam edersen, betonarme nereye kadar dolacak peki?

Bir arkadaş yorumlara yazmış, "Semt takımı kavramı küçük düşünmektir" diye... Sanırım fikrimiz biraz yanlış anlaşılmış bu konuda... Benim bahsettiğim şey şu, bir kavramı ya da oluşumu özünden uzaklaştırdığınızda, farklılaştırdığınızda değersiz kılarsınız... Fenerbahçe hep büyük iddiaların takımı olmuş bugüne kadar... Gitmiş ligi altıncı bitirmiş, "Rivaldo'yu getiricem bu sefer" demiş, Avrupa'ya gidememiş ama "en büyük benim" iddiasında bulunmuş... Daha önemlisi, bu söylediklerine hep inanmış ve inandığı için de doğrunun bu olduğuna inanıyor... Fenerbahçe'nin bu yüzden altyapıdan yetiştirdiği futbolcularla, ucuza aldığı yabancıları yetiştirip Arsenal modeli bir takımla yürümesi düşünülemez zaten... Adam gidip Avrupa Şampiyonu takımın üç numaralı golcüsünü, Teknik Direktörünü alıyor getiriyor. Sen bu takıma Arsenal modelini getirirsen, bünye bunu reddeder ve ne olursa olsun yıldız futbolcu olsun aşığı taraftarını sevdalılarını kaybedersin...

Aynı durum Beşiktaş için de geçerli... Beşiktaş'ın kendine has, samimi ve sıcak havasıdır Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan... Bunu rakip takım taraftarı bir kaç yıl öncesine kadar "Beşiktaş'ı ikinci takımım olarak görüyorum" şeklinde açıklardı... Sebebi basitti, iddialı olmayı sadece sahadaki takımına bırakan, kendi halinde yürümeye çalışan ve büyüklüğünü bu sayede edinen bir camiaydı Beşiktaş... Bunu son otuz yılın büyük çoğunluğunda damgasını vurmuş Seba ve onun ekolündeki yönetim, teknik heyet ve futbolcular ortaya çıkarmıştı... Ama daha önemlisi, çocukluğumun ve ilk gençliğimin Beşiktaş'ında, tıpkı yıllar önce Şeref Stadı'nda olduğu gibi, her idman sonrası yerli-yabancı futbolcularla göz göze duran, forma imzalatan, sohbet eden taraftarlar vardı... Düşünüyorum, hayatımın en güzel anlarından biri, Fulya'da Şifo Mehmet'e uzanıp, "Mehmet Abi, maç biletimi getirdim imzalar mısın?" dediğim 16 yaşımın baharındaki o gün değil miydi zaten... "Getir bakalım, naparız bu hafta?" dediğinde büyük kaptan, hissettiklerimi hangi çocuk bilecek yarın? Sanki Şifo doğuştan Beşiktaş aşığı mıydı biz gibi? Ya da bedavaya mı oynuyordu siyah beyazlarla? Elbette hayır... Önemli olan tek şey, bu formayı giyen adamlara otuz bin adamı betonun üstünde tepindiren hissiyatı yakından verebilmek... Yediyüz kilometre yolu 83 model otobüs sırtında götüren, karda kıyamette biriktirdiği, uğruna aç kaldığı paraları bilete yatırmasına sebep olan, anasına, karısına, kardeşine küslüğüne neden, Beşiktaş taraftarı olma hissiyatını onlara verebilmek... Göz göze, konuşarak, karşılıklı bir şeyler hissederek orada olmak... Tel örgülerin arkasından da olsa hesap verebilmek, yüzünün ifadesini akıllara kazımak...

Oysa bugün taraftarla futbolcu ya medya sütunlarındaki haberlerin yorumlarında, ya da İnönü'nün sabırsız sıralarında karşılaşıyor... İşin özeti, taraftar futbolcuya vereceği elektriği, hissiyatı, aidiyeti veremiyor... Denizli'nin yaptığı tek doğru tespit de bu değil mi zaten... "Futbolcular camianın şampiyonluğa olan inancını ve özlemini taşımıyorlar" diyor... Semtin takımını semtten uzaklaştırıp, dağın başında modern tesislerde çalıştırırsanız, onların üzerine giydirdiğiniz formadan daha fazla Beşiktaşlılık öğretemezsiniz... Hele ki onbir futbolcunuzun altısı yabancı, ikisi eski Fenerbahçeliyse...

Bu konu hakkında yazacak çok şey var, şimdilik burada bırakalım...

26 Kasım 2008 Çarşamba

İlk Gençlikte Kadıköy...

Bizim çocukluğumuzda, ilk gençliğimizde Fenerbahçe maçları bayram demekti... İçerideyse zaten kazanılacak olandı bunlar... Dışarıdaysa, "Veysel'le beş çayı" esprilerine kadar varmış, onbeş yıla yakın bir süre Pazartesi günleri işe ve okula keyifle gitmemizi sağlayanlardı... Öyle ki, son 26 maçta sadece üç kere yenilmişti Beşiktaş 90ların başı itibariyle... Hele yedi maçlık galibiyet serisinin maziye damga vurmuş son iki maçı unutulmazdı... Altıncı maçta, Kadıköy'de beş gol atan Beşiktaş, yedinci maçta ise beni İnönü'de misafir ederken, 3-1'le şampiyonluğu kazanıyordu... Ondan olsa gerek, o küçük yaşların getirisi, hep kazanırız zannettik Fenerbahçe maçlarını... Sonra Uche çıktı sahneye bir gün, olağanüstü bir golle... sonra Tuncay Şanlı ve bir de Deivid, Alex ikilisi... kaybetmeye alıştırdılar bizi...

Üst üste dört resmi maç kaybetmek tarihte ikinci kez görülmüş bir durum Beşiktaşlı için... üst üste beş yenilgi ise yok! Beşinciyi benim yüreğim zaten kaldıramaz ama aslolan şu ki, inanmak için, ileri yürümek için Beşiktaş'ın en kazanması gereken maç bu... Son yıllarda çıkılan bütün Fenerbahçe finallerine göre daha final... İki yıldır şampiyonluk kaybettiren İnönü derbilerinden daha önemli bir derbi... Nedeni bu defa Beşiktaş'ın yedek kulubesine varana kadar kalitesinin Fenerbahçe'nin bir adım önünde olması... Öyle ki, geçen yılki maça ilk 11'de çıkışıyla saçlarımıza ak düşüren Burak Yılmaz, hafta içinde bir Şampiyonlar Ligi maçını çevirmesi için oyuna alınmış Fenerbahçe'de... O yüzden eski günlere dönüş maçı bu...

Geçen yıl deplasmanlarda, bu yıl içeride kazanmayı öğrenmiş Beşiktaş'ın, bir adım öteye, derbi galibiyetine koşması için en hazır ortam var bugün... İlk gençliğin kazanma günlerine dönüş için Holosko'nun deparları, Tello'nun sert kavisli ortaları her zamankinden daha etkili olabilir bugün... İki yıldır kazanmaya yetmeyen o iştah bu kez rakip zayıflamış ve kendisi güçlenmişken, en büyük silahı oluverecek Beşiktaş'ın....

30 Ekim 2008 Perşembe

Uluslararası Klişe

Thomas Zapotocny resmi sitede taraftar sorularına cevap veriyor. Bir taraftarın sorusu şu: “Daha fazla para alsan ve Türkiye’deki kadar sevilmeyeceğini bilsen profesyonellik gereği gider misin yoksa Türkiye’de mi kalırsın?”
Zapo’nun cevabı ise şöyle: “Zor bir soru. Çünkü 28 yaşındayım ve kendimden çok ailemi düşünmek zorundayım. Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, Fenerbahçe ve Galatasaray'dan teklif gelse gitmem, burada kalırım.”

Bu cevabı farklı futbolculardan defalarca duyduk. Merak ediyorum çek cumhuriyetinde de bu işler böyle mi yürüyor. Yoksa gerçekten ciddi mi? Zaman gösterecek...

22 Ekim 2008 Çarşamba

Thomas Hengen

Beşiktaş tarihinin gelmesiyle gitmesi bir olmuş, adeta “ateş almaya uğramış” yabancı futbolcularından sadece bir tanesiydi Thomas Hengen. Feldkamp ile başlayan, Briegel ile sonlanan 1999 – 2000 sezonunda Beşiktaş’a Borussia Dortmund’dan transfer olmuştu. Kendi takımında banko oynayamayan ama yine de çok da kötü olmayan bir liberoydu.

1999 – 2000 sezonu başladıktan kısa bir süre sonra sorunlar da çıkmaya başladı Thomas Hengen ile kulüp arasında. Gazetelere göre Thomas Hengen’in nişanlısı hamileydi ve Türkiye’de yaşamak istemiyordu. Hengen’e Almanya’ya geri dönmek için baskı yapıyordu. Sezonun onuncu haftası gelmeden sözleşmesi fesh edilerek geri gönderildi. Buraya kadar her şey normal. Beşiktaş’ın her sezon yaşadığı bir senaryo. İşin farklı bir boyutu Hengen Almanya’ya döndükten sonra ortaya çıktı.

Çok sevdiği nişanlısının kaprisleri yüzünden geri dönen ve Wolfsburg ile anlaşan Hengen’i bekleyen sürpriz adeta Türk filmi tadındaydı. Thomas Hengen’in önce nişanlısından ayrıldığı haberi geldi, sonra da nişanlısının Hengen’den değil, Hengen'in arkadaşından hamile kaldığı. İşte böyle garip bir hikâyenin kahramanıydı Thomas Hengen...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Beklentiler ve gerçekler...


Mustafa Denizli artık Beşiktaş'ın teknik direktörü... İlk maçında kulübede onu görmek enteresandı açıkçası. Kameralar ona döndükçe şaşırdık, alışmaya çalıştık... Tıpkı onun gibi... Uzun zaman sonra, küçük kızı televizyonlara çıkıp babası hakkında söylenen kötü sözlere isyan ettikten çok uzun zaman sonra yeniden spotlar Denizli'nin üzerinde... Benim taraftarlıktaki tecrübem kadar Denizli'nin teknik direktörlük tecrübesi olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, alışma süreci çok uzun sürmeyecek gibi...

Bu ekipten beklentiler açık, özellikle Galatasaray'ın sakatlıklar ekseninde tek yönlü kurabildiği takımı ve Fenerbahçe'nin ortadan kaybolan özgüveni dikkate alındığında... Hedefe ulaşmak her zamankinden daha kolay gibi... Öte yandan karşılaşılacak zorlukların listesini yapmak mahallede araba aralarında top oynayan çocuklar için bile çok kolay...

1) Holosko, Delgado, Bobo, Nobre ve hatta Tello gibi yüksek ego sahibi tek yönlü ofansif oyuncuların varlığı...

2) Sekiz yabancı futbolcunun varlığı ve Avrupa trafiğinin ortadan kalkmış olması...

3) Sabırsız yönetim ve tahammülsüzlük belirtileri göstermeye başlayan taraftar...

4) Kilit pozisyondaki Cisse'nin ve alternatifi Ali Tandoğan olan Serdar Kurtuluş'un beklentilerin çok altında oynuyor olması...

5) Altı yabancılı sistemde yine yeni yeniden İbrahim Üzülmez'in sol kanatta oynamaya başlaması...

6) Gökhan Zan...

Açıkçası lig trafiği neredeyse kayıpsız devam eden bir sezonda büyük takım olmanın da etkisiyle 1. problem kolayca ortadan kaldırılabilir... Bu oyuncuların hepsini olmasa da her hafta bir fire vererek büyük çoğunluğunu oynatma şansına sahipsiniz... Türkiye Ligi'nde sizi en fazla bir veya iki kere cezalandırabilirler...

Gökhan Zan, hem kendisi hem de Beşiktaş için hemen yol ayrımına gidilmesi gereken bir isim... Belki de Fenerbahçe'de kendini yeniden bulma şansı yakalayabilir...

Serdar Kurtuluş ve Cisse Mustafa Denizli'nin mentörlüğüne ihtiyaç duyan iki isim... Serdar'ın sigara içtiği söylentileri bile tüylerimi ürpertmeye yetiyor mesela... Denizli bu iki oyuncuyu forma sokarsa 10 Milyon Euro'luk transfer yapmış olacak belki de...

Sekiz yabancı çok ciddi bir sıkıntı... Görünen o ki taraftarın gözüne girmeyi başaran Seriç, Denizli'nin dokuzuncu yabancısı olacak... Bu da İbrahim Üzülmez'i alternatifsiz kılıyor elbette... Kimler geldi kimler geçti, neler geldi başına... Ama olmadı, hala İbrahim Üzülmez'in vizyonsuz sol kanat oyunculuğuna mahkum Beşiktaş...

Yönetim ve taraftar ise, alınacak üst üste beş galibiyetle birlikte sessiz bir memnuniyete bürünecektir... Önümüzdeki altı hafta, Sivas, Kayseri, Kocaeli, Bursa, Eskişehir, Fenerbahçe serisi içeride alınacak üç galibiyet ve deplasmanda bir beraberlik bonusuyla birlikte 16 puanla kapatılırsa, kimsenin sesini çıkaracağını sanmıyorum... Ancak Denizli'nin CV'sine bakarak bu koridordan gelecek puan sayısının 13 veya 14 olacağını tahmin ediyorum... Bu altı haftadan namağlup çıkmak epey zor...

Beşiktaş için iyi şeyler söylemek bu sezon son dört sezonun aksine daha mümkün... Başarının yolu bu kez her zamankinden daha çok ecnebilerin "Man Management" dediği yerden geçiyor... Mustafa Denizli, kendisinin en büyük taraftarı olmasak da bunu başarabilecek bir adama benziyor...

8 Temmuz 2008 Salı

Terliksi Hayvan...

Biyoloji denince aklıma gelen, kulağıma yapışıp kalmış enteresan bir canlıdır kendisi... Aslında hayvan desen değil, evde beslemeye gelmez bu... Terlik desen, orası hepten ironik, mikroskobik bir canlı bu, neyin terliği!!!

Bana üç beş senede bir sohbetimizi şenlendiren bu gariban yaratığı anımsattı geçen haftadan bu haftaya sarkan safsata... Terliğin kavgası... Milyonlarca dolar para alan adamların derdi tasası bu işte... Altyapı denilen şeyin pozisyon almanın, topa vurmanın, boşa koşu yapmanın ya da iyi bir kanat ortası çıkarmanın ötesinde bir yerde olduğunun ispatı... Ha keza, Beşiktaş’ın bir numaralı kaptanı bunlardan zaten nasibini almamış, ötesinden nasıl bahsedelim...

Büyük bir spor kulübünün, senede önünden en az 40-50 Milyon dolar akan bir kulübün en önemli branşının takım kaptanı böylesine abuk bir konuda arıza çıkarabiliyorsa, o kulübün doğru yönetildiğini kim söyleyebilir? Esnafspor’da oynamadığını anlaması için ellilerinde nefes alırken geriye bir dönüp bakması gereken bu adama kaptanlık gibi geçmişte Baba lakaplı adamların hak ettiği o tarifi tarifsiz ünvanı yapıştıranların iktidarda olduğu yerde, aşk nereye kadar dayanabilir? Sınanıyoruz ey dostlar... Bu post da resimsiz olsun...