30 Temmuz 2009 Perşembe

Besiktas 0 - 0 Porto

Postlari bu ara telefondan mail yoluyla atiyorum. O yuzden format ve
Turkce Karakter problemlerini mazur gorun...

Televizyondan ne kadar fikir edinilirse, o kadar edindim... Once bunu
soylemeli...

Bu macin buyuk bolumunde Besiktas rakibinden daha iyi oynadi. Ya da
aktif alanda, etkili alanda topa daha fazla sahip oldu diyelim. Bu
daha dogru olur. Beklerimizi bu mac daha cok begendim. Erhan ilk maca
gore cok daha iyiydi. Ofansif gorevlerini de daha iyi yapti.
Arkasindan pozisyonlar buldularsa da iki defa ters kademede kritik
mudahelesi oldu. Iyi bir alternatif oldugu acik.

Ismail bugun daha kendindeydi. Onunde oynayan ekibin de bunda katkisi
buyuk. Serdar defansif olarak alan daraltmalara daha yardimci goruntu
cizince Ismail zaman zaman kendini gosterme sansi buldu. Simdilik
gencliginin ve tecrubesizliginin disinda bir problem yok.

Sivok Ferrari'yi beraber konusmak lazim. Sivok'un bu ikilinin
dengeleyici unsuru olacagi belliydi. Ayakta duran, oyunu geriden
baslatan, fizik mucadelede ise ikinci planda olan Sivok olacak. Sivok
bu baglamda bildigimiz Sivok. Yine mukemmele yakin oynadi. Bildik
sekilde bire birde etkisiz oldugu anlar oldu. Ferrari ise kendinden
beklenen fizik guc ustunlugunu sahaya henuz koyamadi. Ozellikle ikili
mucadelelerde gucsuz kaldigi anlar oldu. Hazir olmadigi ortada.
Sivok'a alisamadigi da ortada. Alistigi zaman uzerine uzun uzun
konusacagiz.

Orta sahamiz tek kelimeyle rakip orta sahadan ustundu. Bunu soylerken
gurur duyuyorum. Nitekim bu orta saha belki en ust duzey oyunculardan
kurulu degil, ancak o kadar dogru isler yapiyorlar ki, iki Alman'in
yaninda Ugur da olsa Tello da olsa Serdar da yaklassa yardimlasma ve
basit oyunla hayatimda siyah beyazda hic gormedigim kalitede orta saha
futbolu oynuyorlar. En dogru sekliyle soylemek gerekirse, bireysel
olarak 10 uzerinden 6-7 verebilecegimiz bu adamlar bu sinerjiyle 8
duzeyinde futbol verimi yakaliyorlar. Bu gercekten heyecan verici...
Fink'e bir kac kelime yazmak istiyorum fakat acele etmemeliyim; bu
adam icin de ilerleyen gunlerde Ernst icin soyledigimiz "bu adami
nasil alabildik biz" cumlesi sikca duyulabilir.

En guvendigimiz bolge olan hucum hattimiz ise maalesef halen daginik.
Alternatif bollugu muhtemelen problem de yaratacak. Zaten
oyuncularimizin rotasyonda verimli olduklarini soylemek imkansiz.
Bunun uzerine sezon basi zaaflari da eklenince cekilmez bir forvet
hattimiz oldugunu soylemeliyiz. Buranin ilaci Nihat-Nobre-Digerleri
olacak gibi... Mac boyu topu olumlu kullanan orta saha ve defans
oyuncularinin aksine forvet hattimiz, belki biraz da oyunu tutabilme
gayretiyle fazla haksizlik etmeyelim, etkileyici bir oyun oynamadi...

Genel bir tablo cizersek en olumlu goruntu bu macta orta saha,
yardimlasma, fizik guc ve oyun kalitesi olarak Porto'nun altinda
kalmamamiz, aksine kimi zaman onlardan daha iyi futbol oynamamiz
olarak sunulabilir.

Yardimlasmayi biraz acmak lazim, takim kesinlikle sadece defansif
olarak degil, ofansif olarak da alan daraltti, yakin oynadi, oyunu
ileri tasimak icin kisa paslar yapti. Porto gibi bir takima karsi
oyunu baska turlu dengeleyemezsiniz. Hele ki bu oyunda cok buyuk onem
tasiyan beklerinizin ilk defa bu standartta takimlara karsi oynadigini
dusunursek, neden bu kadar olumlu baktigimiz daha net anlasilacaktir.

Olumsuzluklar da gayet net. Korner kullanamiyoruz. Korner
karsilayamiyoruz, ceza sahasi cevresinde az once bahsettigim Ferrari-
Sivok ikilisinin zaaflari nedeniyle cok faul yapiyoruz. Bunlar Avrupa
sahasinda direk cezasi kesilecek konular. Kornerleri biraz etkin
kullanabilsek on taneden az korner atmadigimiz su maca bir gol
sikistirabilirdik.

Pazar gunu izleyecegimiz Besiktas bize biraz daha derin analiz firsati
verecektir. Simdilik isler fena gitmiyor...

26 Temmuz 2009 Pazar

Lyon - Besiktas Maci Sonrasi...

Mac 1-1 bitti. 2-1, 3-1 kaybedebilirdik; ayni sekilde kazanabilirdik
de... Macin iddia duzeyi sebebiyle skor onemsiz bir detay.

Ben bu mactan sonra Fink diyorum baska bir sey demiyorum. Bu adami
hemen canli izlemek lazim. Topun oldugu her yere gitti, cok begendim.
Orta uclude Hamit ayarinda bir oyuncumuz ya da Hamit'in ta kendisi
olsa sanirim Sampiyonlar Ligi'nde bile is yapacak bir orta sahamiz
olacak. Ernst'le Fink tas gibi, mukemmel bir goruntu cizdiler. Dumduz,
fizikli futbolcu gibi de degil, Ernst'e gore daha esnek bir oyuncu
izlenimi verdi. Uc dort mac canli izlemek lazim.

Ferrari-Sivok ikilisinin eksik olan hareketliligi Toraman'la
doldurulabilir. Erhan da sag bekte iyiydi, bence stoper alternatifi
olma ihtimali dusuk.

Nobre girene kadar orta sahamiz saglam, hucum oyuncularimiz ise gucsuz
ve silik bir goruntu cizdi. Nobre girince ofansif oyunumuz renklendi,
gerideki oyuncularimiz ileri cikma sansi buldu. TV'den anladigim
kadariyla Yusuf ve Serdar da İsmail'in cikislarini kesen faktorler
oldular maalesef. Cok top kaybi yaptilar. Golu de Tello'nun kaybettii
toptan yedik.

Bobo ve Holosko hic bir oyun karakteri sergileyemedi. Holosko adamim
oldugundan kiymadim ona ama Bobo akilli olsun! (Bu konuda
subjektifim). Nihat'in katkisi Bobo'nun silikliginde buyuk onem
kazanabilir.

Orta sahada Ekrem alternatifine sahibiz ve bu beni mutlu ediyor. Bu
aksam gozumde onu da canlandirabildim. Tello'yu da burada
kullanabiliriz. Lig icin ikisi de fazlasiyla yeterli, ancak
Sampiyonlar Ligi icin benim kanaatimce on numaraya degil, Hamit tarzi
bir oyuncuya ihtiyacimiz var. O bolgede bir standardimiz oldugu dogru
ancak bu standardimizi artirmak icin buyuk paralar harcamaliyiz.
Gerekli oldugu tartisilir... Bence degmez...

Neticede ucuncu kupaya yakin goruyorum Besiktasi. Lig icin Galatasaray
cok hazirliksiz, savunmasi zayif ve Fenerbahce ise fena halde sen
sakrak (basin oyle diyor!). Burada yarisi yonlendiren olabiliriz.
Sampiyonlar Ligi'nde su standardimizla kura sansina ihtiyacimiz var.
İyi bir kurayla neden olmasin?

26 Haziran 2009 Cuma

Bir haftada kazanılan...


Yaklaşık bir yıl önce, üstteki fotoğrafı koyup altına mucize yazmıştık... Hayatım boyunca sevindiğim her golü üst üste koyuyorum, hiç biri bu gol kadar etmiyor... Benim için, Beşiktaşlı için çok kıymetlidir Nihat Kahveci... Öğrendik ki geri gelmiş, hoş gelmiş...

Takımda geçirdiği senenin çarpanını kullanıp elde ettikleri pazubantla övünenlere inat, Beşiktaş kaptanını bulmuştur...

Gökhan Zan'a uğurlar olsun... İlk omuz sakatlığından sonra her gün geriye gitti... Belki yeniden ileri yürümeye başlar... Samimi şekilde onun için üç ay önce şunu yazmıştık:

"Gökhan Zan daha faydalı olacağı bir takıma gitsin istiyorum... Her gün daha fazla... Gönül ister ki, Gökhan Zan iyileşsin, şampiyonluğu görsün ve gitsin Beşiktaş'tan... Çünkü Gökhan Zan'ın yedekliği de problem, oynaması da."

İstediğimiz her şey harfiyen gerçek olmuş... Arada yaratılan bir yönetim skandalı söz konusu, o ayrı bir nokta, uzun zamandır anlattıklarımızdan farklı değil... Jessie'nin dediği gibi, kanıksamaya başladık sanırım...

Beşiktaş için büyük problemdi Gökhan Zan... Beşiktaş'ı şampiyonluk potasına sokan gönüllerin tandemini haftalarca bozdu, sakat olmadığı sürece ilk 11 çıktı. Neden çıktığı malum, kaybedilemeyecek kadar değerli, oynatılamayacak kadar da tehlikeliydi. Rotasyonda, yerli de olmasının etkisiyle önemi büyüktü... Problemdi, nitekim maç başına anlaşmalıydı. Ertuğrul Sağlam'ın ipini bu anlaşması çekti... Oynatmak zorunda kaldı, oynattıkça battı. Bu konuda geçen sene yazdıklarımız da sözlükte şuradan okunabilir.

İşin özeti, Beşiktaş ideal yedeğini kaybetti. Ama bu yedek, yedek olduğunun farkında değildi! O yüzden büyük problemdi zaten... Benim aklımdaki 4. alternatif tanem kombinasyonuna kadar Gökhan Zan'ın adı gelmiyordu. Öte yandan, "Milli" stoperin bugün kendisine sorsak, kendini Terry'den daha önde görüyordur, biliyoruz bu ego problemini...

Bir de olayın saha içi boyutu var... O oynarken Bobo'dan seken uzun topları izledik haftalarca. Gittiğine üzülen arkadaşlar, İnönü'deki maçlarda Ernst dibine kadar geldikten sonra top isterken Bobo'ya giden topları, ve o giden topun arkasından kollarını iki tarafa açan Ernst'i hatırlasınlar... Buna benzer sahneleri bugün Brezilya Milli Takımı'nda yarı final maçında sahaya yedekten giren Kleberson ile de yaşamıştık.

Fenerbahçe maçlarını, Metalist maçını, duran top fiyaskolarını geçiyorum, nitekim bireysel hataları Toraman da yapıyor. Gökhan Zan'la birlikte takımın savunma bacağındaki kolektif futbol prangası da gitmiştir. Önemli olan da oraya, oradaki arızaya yatırım yapabilmek... Toraman gelişim gösteriyor, evet ama yetmez. Yetmemeli de. İlla yabancıya gideceksek artık (İsmail ve Rıdvan hamleleri tutarsa bu yüzden önemli) Papa Gueye bir şekilde alınmalı. Benim gözümde kalan canlı performansı Joe Satriani ayarında bu adamın!

Beşiktaş ileri hamleler yaptı, yanlış bir üslupla kangreninden de kurtuldu. Hazırlık maçlarını dahi izleyeceğiz bu sene görüntü o...

14 Haziran 2009 Pazar

Neden Beşiktaş?

Beşiktaşlı oluşum 1985-1986 sezonu sonundaki bir olaya dayanır... Üstelik o sezon kazanılan şampiyonluk, bugünkü halime gelişimde sadece figürandır...

Çok küçüğüz tabii o günlerde; ama bütün sülale Beşiktaşlı olunca, dört buçuk yaşındaki halimle bile Beşiktaş deyince heyecanlanmalar, kalp çarpıntıları başlar olmuş... Ondan olsa gerek, altı yaşımdan öncesine dair hatırladığım iki üç şeyden biri Beşiktaşlılığımı kor ateşe çeviren o güne ait bir sahne...

O yıllar bu günler gibi değil, her şeye her yerde ulaşılamıyor. Ondandır ki, şampiyonluğu taçlandırmak için balkona bayrak asılacaksa, gidip bulup, para bastırıp almak lazım. İki ablam var, o zaman 11 ve 14 yaşlarındalar. Ne yapsınlar, bayrağı bulsalar da para yok, ama yine de o bayrak lazım... Onu asmamız lazım... Ne yapıp edip, bir şekilde bir parça siyah bir parça beyaz kumaş bulup, anneme diktiriyorlar. O bayrak hayatımda gördüğüm en güzel Beşiktaş bayrağı benim için; o gün de öyleydi, bugün de...

O dünya güzeli bayrak asılıveriyor balkona... Aradan geçen gün bir bilemedin iki... O sülaleden nasıl olduysa Fenerli çıkmış kuzenim geliyor, balkonda bayrağı görüyor, yüzünü şekilden şekle sokup yorumunu yapıyor hemen: "Bu ne böyle, kendiniz mi yaptınız? Ne biçim bayrak bu, hiç güzel de değil zaten!"

Ufacık halimle ateşe dönüşüveriyorum... Haddini bildirmek istiyorum ama bir yandan da, içimden gelen bir ses bırak uğraşma diyor; üstelik 4 yaşındayken yaptırıyor bunu bana... Ablamlara bakıyorum, onlarda da aynı duruşu görüyorum... O dakika benim için Fenerbahçe "kibir" sözcüğünün karşılığına dönüşüyor. Kendi kibirine tapanların, güce tapanların simgesi oluyor Fenerbahçe... Sonra sonra piç edilen Beşiktaşlılık duruşu da benim için şampiyonluğu kutladığımız o günü zehirlemeye çalışan Fenerli kuzenime karşı büründüğümüz ruh halini anlatıyor... Derinden, içeriden bir yerlerden duyulan gururla başlayan o ruh hali... Televizyonda görünen ama o yaşta başkan kavramını anlayamamış olduğumdan kafamda bir yere koyamadığım, ancak nasıl oluyorsa Beşiktaş'la özdeşleştirdiğim meşhur bıyıklı adamda da mevcut olan o havadır işte Beşiktaşlılık...

Sonraki senelerde başkan kavramının Ali Tanrıyar'da ve soyunma odasındaki şampiyonluk kutlamasında vücut bulmasıyla Galatasaray'a da yaftayı yapıştırıyor zihnim...

Ondandır ki, katılmıyorum malum şarkının sözlerine... Çünkü iddianın aksine, sanırım Beşiktaşlı doğulsa da doğulmasa da Beşiktaşlı olduruyor bu dünya adamı... Sebep? Son on günde dönen dolaba ve pek tabii ki kibire tapınanlara bakınca anlatmaya gerek var mı?

11 Haziran 2009 Perşembe

Vergi kaçakçısı Kayserispor ve Mehmet Topuz...

Sözleşmenin detayları Medyaspor'da... Bu yazıya tıklayıp, ulaşabilirsiniz... Medyaspor başka bir işle uğraşırken büyük bir başarıya imza atıp, Kayserispor'un ve pek tabii ki Mehmet Topuz'un vergi kaçakçısı olduğunu ortaya çıkardı...

Çok şükür, bu vergi konusunda başımız dik. Beşiktaş JK, halka açıldığı günden beri bütün sözleşmelerini şeffaf şekilde yapmak zorunda. Hatta fazla fazla para dağıttığından haddinden fazla vergi ödediğini söyleyebiliriz. Vergi kaçakçılığı denen şerefsiz ve onursuz davranıştan uzak bir kulübümüz var.

Öte yanda da diğer kulüpler var. Futbolcu giderlerini halka açmayan kulüpler bunlar. Hepsi bir şekilde futbolcularına verdikleri paraları açıklamaktan imtina eden ve "kurumsal" olduklarını iddia eden kulüpler bunlar. Bu rakamların açıklanmama sebebi vergi kaçakçılığı suçlamalarından uzakta kalmaktır. Nitekim bu kulüplerin hemen hepsi ve işbirlikçileri futbolcular vergi kaçırmaktadırlar...

Kayserispor'un konusu farklı. Biliyorsunuz, Recep Mamur - ki kendisi Kayserispor'un başkanıdır - ve Süleyman Hurma - ki kendisinin Kayserispor'da imza yetkisi vardır - Mehmet Topuz'a 3 Milyon TL'den fazla para ödediklerini Telegol programında açıkladılar. Bunun anlamı şudur, bu miktarda geliri olan bir şahıs en üst düzeyde gelir vergisi dilimindedir ve gelirlerinden %35 oranında gelir vergisi Kulüp tarafından stopaj olarak kesilip, vergi otoritesine ödenir. Yani ederi 1 Milyon 50 bin TL'dir. Bu paranın tamamı vergidir!! Maaşlı çalışan sen ben gibi adamlar çatır çatır vergimizi öderiz. Üstelik şu kadar milyon kazanmadan. Üstelik bizlerin bile sene sonuna doğru vergi dilimi %35'e ulaşır. Yani Topuz hak ettiği paradan ne kadar vergi ödemeliyse, biz de hak ettiğimize oranla o kadar öderiz...

Oysa Kayserispor sözleşmeyi Medyaspor'da da göreceğiniz üzere 300 Bin TL'den hazırlamış... Bağıra bağıra beyan ettikleri 3 Milyonlar sözleşmede görünmüyor! Hatta Topuz'un bir beyanı var, "Kayserispor'dan alacağım var" diye. Hurma yalanladı, "ispatlasın" dedi... İspatlayamaz tabii, sözleşmedeki para bağlayıcıdır, sana verilen sözü nasıl ispatlarsın?

Bu 300 Bin TL'lik beyanla birlikte Kayserispor'un Mehmet Topuz adına ödediği vergi yaklaşık 90 Bin TL'dir... Kısacası, damga vergisini de katarsak yaklaşık 1 Milyon TL vergi kaçırılmıştır ve bu Pazar gecesi televizyonlardan bas bas bağırılarak beyan edilmiştir. Türkiye'de namuslu vergi müfettişleri vardır ve mutlaka bunu dikkate alırlar. Ben kendi adıma ihbarımı resmi yoldan yapacağım. Bakalım süper dürüst, tarafsız basınımız bu konu hakkında bir yorumda bulunacak mı...

9 Haziran 2009 Salı

Mehmet Topuz'un Bonservisi Fenerbahçe'de!

Bonservis, yani iyi hizmet... Bugün bizim referans belgeleri olarak kullandığımız şeye tekabül ediyor...

Futbolda konu farklı. Özellikle Bosman sonrası yaşanan süreçte futbolcu hakları ön plana çıktı. Dolayısıyla bugün herkesin bildiği gibi bonservisin bir takıma futbolcudan bağımsız satılması söz konusu olamaz!

Oysa bakın koca NTV Spor bile en cahil yorumculara taş çıkarırcasına ne yazmış!!!
Futbolcunun bonservis haklarını futbolcunun imzasını sözleşmenize kondurmadan resmen alamazsınız. Bunu en iyi bilen medya kurumları bile böyle haberler yapıyorlarsa tarafsızlıklarını tartışmak ahmaklıktır.

Öte yandan, Kayserispor tarafından gelen haberler pek hoş değil. İçeriden gelen en önemli bilgi şundan ibaret: "Fenerbahçe vazgeçmedikçe, bonservisini Beşiktaş'a veremeyiz." Bunun iki türlü anlamı olabilir:

1) Kayserispor öyle bir protokol imzalamıştır ki, Topuz'un fikirleri Kayserispor'u bağlamaz. Topuz imza atmasa bile bu kulüp o parayı alacaktır.

2) Kayserispor şu anda Fenerbahçe'nin oyuncağıdır. Aziz Yıldırım 2004 yılında Türk futbolunu nasıl tepeden aşağı salladıysa, aynı şekilde sallamaktadır... Tehdit midir, vaat midir bilemem. Aziz Yıldırım Kayserispor kulübünü parmağında oynatmaktadır.

Onun ötesinde gelen son bilgi de Menajerlerin çok net şekilde tehdit edildiği yönünde. Bu zaten herkesin tahmin ettiği bir şeydi, ancak net bir şekilde Kayserispor'dan da bu bilgi geldiğine göre artık bu konuda da şüphemiz kalmadı.

Buradan sonra benim tahminimce %60-70 ihtimalle Mehmet Topuz kafasında "Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" yazılı şapkayla Fenerbahçe'ye Aziz Yıldırım'ın malum pozları eşliğinde imza atacaktır. Şu gelinen aşama Türk Futbolu açısından bir lekedir. Üstelik Pazar akşamı Demirören kulüple görüştükten sonra Mehmet Topuz'un yanına uçtuğunu ispatladıktan sonra bu durum Türk Futbolu adına kara deliktir. Bundan sonra neler olacağını hep beraber göreceğiz. Aziz Yıldırım'ın mafya tavırlarına tav olan güce tapar Fenerbahçelilerin dışında kalan gerçek Fenerbahçelilerin Mehmet Topuz konusundaki tavrı ise ayrı bir merak konusu...

Olur da Mehmet Topuz Fenerbahçe'ye imza atmaz ve sene sonunda Beşiktaş'a imzasını atarsa, evet o günü ayrıca konuşmamız lazım. O günü planlayıp, programlamamız lazım ki bir şeyler yazabilelim...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Che ya da Feyyaz, evet...

Gecenin kör saatinde içimi korku kapladı... Uyku tutmuyor, oysa üç saat kadar sonra kalkıyor uçağım... Benim kadar heyecanlanan belki bir Beşiktaşlı futbolcu vardır umuduyla gidiyorum Denizli'ye... "Che ya da Feyyaz"dan çıkma bir sahne bu benimki...

6 yıl uzun zaman... Ondan önemlisi, böyle alışmamıştık çocukluğumuzun şampiyonluklarında... Son haftaya kalan tur ne zormuş... O yüzden olsa gerek bu kalp çarpıntısı fena geldi.

Bir de acaip bir hikayesi olacak bu şampiyonluğun; Ertuğrul'la, Metalist'le, İbrahim Üzülmez'le, Ernst, Denizli ile şekillenen; içinde İnönü'deki Ankaraspor kabusunu, Antalya deplasmanındaki müthiş geri dönüşü, Trabzon'u o yarı sahaya boğup, diş geçiremeyişimizi içeren, Kupa Finali'nde 85. dakikayi biz bize geçtiğimiz güzel İzmir akşamıyla süslenen, kendi adıma yenilsen de yensen de vesilesiyle semtte, kapalıda kah derdini bana anlatan, kah sofrasına davet eden, kah gelip sarılanlarıyla iyice özel hale gelen cok renkli bir hikaye... Dubleyi, Sivasspor'u, hatta Bülent Uygun'u ve hatta bizim maçlarda coşan Güiza'yi anlatacağız çocuklarımıza, çok hikayemiz var... Yeter ki güzel bitsin yarın, dolaplarımıza, unutmalık sezonların arasına kaldırmayalım 2009'un şampiyonluk yürüyüşünü...

Şampiyon olacağız Beşiktaşım bu sene;

Koyduk işte Cimbomboma Fener'e

Gel bu sene son verelim dertlere...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Beşiktaş'ta Tükenen Genç Yetenekler...

Arşivlerimi araştırıp, bir fotoğraf buldum... Bir kaç genç sayacağım şimdi... 2006 yılının yaz aylarında bu takımın umudu olan gençler bunlar, Tigana'nın elinde...

1) Burak Yılmaz: İlk haftalarda pırıl pırıl bir ışık saçtı bu genç çocuk... Sağ kanatta yıllardır süren özlemi söndürecek, sürati ve ortalarıyla herkesi kendine hayran bırakacaktı... Olmadı, Fenerbahçe'de sürünmeye devam ediyor...

2) Mehmet Sedef: Ne olduğu belli değil, o güne kadar arada yedekten girip oynuyordu. Bir ara kendisini sol bek sandık, rakiplerin ayaklarını ellerine tutuşturunca kasap olduğunu anladık...

3) Gökhan Güleç: O dönemde Türkiye Kupası'nı Beşiktaş'a kazandıran form durumu ve geleceğe dönük potansiyeli parmak ısırtan genç oyuncu takımdan hızla koptu... Bursaspor'da silik bir görüntü çiziyor.

4) Serdar Kurtuluş: İlk yılında orta sahada dinamo gibi çalışan genç çocuk, sakatlıkları sonrası gözden düştü. Sağ beke geçtikten sonra da uğursuzluklar yakasını bırakmadı. Yedek kulübesindeki koltuğunu Lazboy'dan baba koltuğuyla değiştirdiği söyleniyor. Gönlünde bir kulüp, idealinde de Emre Belözoğlu varmış...

5) ve İbrahim Toraman: 2008-2009 sezonu başında terlik kavgası sonucu kaptanlık elinden alındı. Satış listesine konuldu... Satılmadı, affedildi... Şimdilik başına gelen en kötü şey bu...

İŞTE BÜTÜN BU OLANLARIN SEBEBİ BENİM! AHANDA İSPATI:

Fotoğraf çekilirken arkadaşıma şunu söylüyorum: "5 yıl sonranın şampiyon kadrosu bu işte"... Burak ve Serdar "Sağolasın abi" diyorlar ve geçip gidiyorlar...

Sonuç: Havaalanında bir daha Beşiktaş'a denk gelirsem, yolumu değiştireceğim...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Mağlup oldu bu yolda galip...

Dün gece maçtan çıktığımda mutlu olamadım. Takım iyi oynamadı belki, ama kazanacak kadar oynadı. Kazanacağından daha fazlasını atabilecek kadar da oynadı. Hatta çok iyi ileri çıktığı dakikalar da oldu. Ağır kanlı kalan bir rakibe karşı penetre ederek, delici hamleler yaptı özellikle ilk yarının başında... Ama ben mutsuzdum. Sebebi maalesef, şu güzel gecenin içine eden hakemdi...

2004 yılında oynanan Beşiktaş - Samsunspor maçını sadece "Kırmızı kartların hepsi çok doğruydu" ekseninde tartışanlar varsa, lütfen yazının buradan sonrasını okumasınlar...

2004 yılının Ocak ayında Lig TV'de maçın tekrarını izlediğimde, özetleri izlediğimde ne kadar şaşkın vaziyette kaldığımı atlamamalıyım... Maçı stadyumda izleyen herhangi bir insanın o ruh halinden çıkması imkansızdır; kaldı ki o maçı kaybeden Beşiktaş da hala liderdi; işlerin iyi gidiyor olması bir şeylerin üzerine sünger çektirmemeli... Dün geceye çektirmemesi gerektiği gibi... Ben 2004'ün o soğuk ve karlı gününde, "Yavaş olsana sen" diyen bir adam gördüm sahada... Canımıza okuyan, "yeter senin başarıların" diyen, takımı çıkmaza çeken... Bunu maçın ilk 20 dakikasında da gördüm; gel gör ki Lig TV görmemişti... Pozisyonların tekrarları dahi verilmedi. Yayın yapan kanallara özetler gollerden ve kırmızı kartlardan ibaret setler halinde geçildi. İş Beşiktaş'ın başına patladı.

Dünkü maç öncesinde Galatasaraylı arkadaşlara ilk yarıdaki maçın katledildiğini söylediğimizde, Delgado'ya gösterilen kırmızı karttan yola çıkıyorlar, ve tabii ki beni şaşırtıyorlar... Çünkü Delgado'ya sarı kart gösterilen pozisyonun sebebi, Delgado'nun ilk sarı kartında yaptığı hareketi ikinci defa yapan adama kart gösterilmemesine karşılık tarzanca verdiği tepkidir... Zaten biz o kartta dahi değiliz..! Biz o maçtan altı-yedi hafta önce verilmeyen bir golümüzün karbon kopyası kalemize sarı kırmızılı takım tarafından atıldığında santraya koşan zihniyete karşıyız... Dün verilmeyen penaltıları da "ne oldu ki, şampiyon olduk" diye geçiştiremeyiz, çünkü biz taraftarız; bugünümüzü oluşturan da dünümüzdür... Çok değil, altı ay önce "Beşiktaş kümeye" noktasında verilen iki penaltıyla dünkü pozisyonları kıyaslama hakkımız da olmalı değil mi? Ya da daha on gün önce verilen anormal komik bir penaltı var alehimize... O sırada gülüp, eğleniyoruz ama Fenerli arkadaşların da dediği gibi, tarih maalesef 4-1 değil, 4-2 yazacak o maçı... Bu kadar kolay mıdır Beşiktaş'a karşı penaltı çalmak? Fenerbahçe'ye zor penaltı veriliyor diyoruz, ben de katılıyorum çoğu zaman, ama o penaltı Beşiktaş'a karşıysa cart diye çalınıyor işte... Bahsettiğimiz de bundan ibaret zaten...

Beşiktaş üç büyükler içinde daha az eşit olduğu için, ve ona karşı düdük çalındığında kıyametler koparılmadığı için ezilen konumunda kalıyor, örneğin Sivasspor'dan daha çok eziliyor bu çarkın içinde... Kalan 15 takıma -Eskişehir hariç, çok hakları yendi- özeniyorum çoğu zaman... Daha enteresanı, içerideki Beşiktaş maçları hakem için daha bir gövde gösterisine dönüşüyor... Hakemler kahraman ilan ediliyor, zaten Lig TV maçı yayınlarken kırmızı kartları, maçı doğrayan faulleri gösterip çaldıkça, penaltıları atlayıp, düşürülen siyah beyazlının yanına elinde sarı kartla koştukça, maç sonunda ortaya çıkan hakem eskisi Süper Kahraman ilan ediyor o maçın hakemini... Biz dişimizi sıka sıka kırarak eve dönerken...

Ben, bir oyuncumun kart gösterecek hakemi ayağına çağırdığını görmek istemiyorum. Ayrıcalık istemiyorum. Benim golümü saymıyorsan, aynı pozisyonda sarı kırmızılınınkini de sayma diyorum. Ona verdiğin penaltıyı bana da ver diyorum. Çifte standart sistemine karşıyım. Çifte standardın avantajlı tarafında olduğum sanrısının herkesi sarmasına daha da karşıyım ben... Siyah-Beyaz'a alerjiniz varsa, arkanızda bırakıp gelin artık; yeter....

24 Mayıs 2009 Pazar

Sahaya Bakış

Teker teker cagırıyoruz, hep beraber geliyorlar. Tello diyoruz beraber geliyorlar, Bobo diyoruz beraber geliyorlar, Rustu diyoruz, beraber geliyorlar... Kazansınlar ya da keybetsinler, haftaya bu çocukların peşinden Denizli yolları gözüktü bize. Bu forma böylesini özleyeli çok oldu...

17 Mayıs 2009 Pazar

Türkiye Kupası Yine Fenerbahçe'nin...

Fenerbahçe resmi web sitesinin editörü çok muhtemel ki Galatasaraylı... O olmadı, biraz muzip bir Beşiktaşlı... Alenen camiayla kafa bulmuş...

"25 Milyon"luk camiadan 250 kişinin takip ettiği bir spor dalında alınan Türkiye Kupası Fenerbahçe'nin resmi web sitesinin girişine işte böyle konulmuş...

14 Mayıs 2009 Perşembe

13 Mayıs'ın Hikayesi, 3 Yıl Sonra Buluşmak Üzere...

Şununla başlayalım... Beyaz forma siyah şort, muhteşem!

Ayağımızda Atatürk Stadı'nın tozuyla yazalım ki, unutup harcamayalım güzel anılarımızı...

Üç sene öncenin keyfini özlediğimizden, koşarak gitmek istedik güzel şehir İzmir'e, onun yerine birikmiş millerimizi değerlendirip uçakla gidelim dedik... Uğur olsun diye, böyle maçlardan önce forma, t-shirt vs almak lazımdı, gittik aldık ve tabii ki geciktik... Uçağa son çağrıda yetişip İzmir'e gidiverdik... İzmir'de beklediğimiz şahane ortamın demosu uçaktaydı, bir sürü Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı, bir de Lig TV ekibiyle İzmir'e yolumuzu aldık... İzmir'de Krasotkin ile buluşup, hemen Kordon'a Balık Pişiricisi Veli Usta'mıza yollandık.

Kordon'da Erman Toroğlu'ndan Metin Aşık'a hatta Bülent Uygun çakması bir şahsiyete kadar bir sürü ünlüyle karşılaştığımız gibi, blog camiasından arkadaşlarımızla da görüştük. Şairler Parkı'ndan Marmara ve Ege, ayrıca blogumuzu müdavimi Taksim Kordon'u inleten grubun neferleriydi :) Yine NTV Spor'da Yenilsen de Yensen de ekibinden Evren, Cem ve Bağış Erten'le de az biraz hoşbeş edip, Kordon'un o müthiş keyfini sürdük. İki taraftan da bir kaç hıyar küfür edip ortamı germe çabasına giriştiyse de, herkes İzmir'in o tembel keyfine kendini kaptırdığından ve rakısını yudumlamanın peşine düştüğünden tatsızlık yaşanmadı. Bilakis, şahane fotoğraflar verdi iki taraf da, yakalamasını bilene tabii... Aşağıdaki fotoğrafta maçtan ne kadar emin olduğumu gözlemlemek mümkün...

Balığın tadına birayla cila yapalım deyip, Beşiktaşlıların doldurduğu bir kordon mekanına girdik. Orda biraz semt havası yaşadık ve güzel güzel tezahüratımızı yaptık... Karma mekanların aksine, Fener'le ikili ilişkimizden de bahsetme imkanı bulunca maçın havasına giriverdik... Sonrasında bulunmaz İzmir taksilerinden birine atladık ama ne taksi... İçi mis gibi Gio Armani kokan şahane bir araç... Yolda taksi bulamayan iki arkadaşı da aldık araca, sağolsunlar neşelendirdiler bizi, ordan da 4 gollü tahminler gelince, iyice motive olduk tabii... Bazen insanın içinden geçeni başkasının da söylemesi lazım...

Dört gün önce Ankara deplasmanına gidip, 4 golle lider döndük İstanbul'a. O maçtan sonra dün NTV Spor'da gollü biter, 4-2 veya 4-3 deyince sağolsun pek itibar etmedi arkadaşlar ama takımda gördüğümüz ışık, Bobo'nun Nobre tehditi karşısında yeniden hareketlenmiş oyunu ve Delgado'nun muhtemel yokluğu bir şekilde maçın gollü geçeceğini müjdeliyordu... Hakem de maçı alamayınca, bari şu çocuğun tahmini tutsun deyip, penaltı uydurunca tahmin ettiğimiz skoru getirdi sağolsun... Neticede ikinci yarıda sahadan sildiğimiz Fenerbahçe'ye fena bir hüsran yaşattık...

Maalesef bu stadın nasıl bir akustiği varsa, kale arkasında bağıranlar semtten Üsküdar'a sesini duyurmaya çalışanlar gibi kaldılar. Üç sene önce olduğu gibi, bu uzak mesafe tezahüratını yine beceremedik. Dolayısıyla seyircilerin maça hiç bir etkisi olamadı. Ama skorun getirisi ve şampiyonluk motivasyonuyla Fener taraftarıyla kıyaslanamayacak kadar iyi gürültü çıkardık İzmir'de... Zaten Fenerbahçe taraftarı 25-30 dakikayı "Hadi kapılara yollanalım yavaştan" psikolojisiyle geçirince, pek seslerini duyamadık... Duyacağımız vardıysa da o mesafeden ses duyulacak gibi değildi...

İnönü'den uzakta geçen son 120 dakikada - ki bu 120 dakikayı Delgado'suz oynadı Beşiktaş - 7 gol atınca ve tanımadığımız onbeş yirmi adamla sürekli sarılıp durunca bir sakatlık olacağı belliydi... Ankara'da puromuzla birilerini yakacaktık, atlattık; burda elimizi tırnaklayıvermişler; anlayamadık kim yaptı... Sanırım arkadaki 70'lik amca gitarist tırnağı sahibiydi...

Bundan bahsetmek lazım, bir sürü adamla samimi olduk iki büyükşehire yapılan iki yolculukta... Futbol biraz da bundan dolayı güzel heralde... Benim kadar kişisel alanına meraklı adam bile önüne gelene sarılıyorsa futbol hakikattan şahane oyundur arkadaş...

Program dolayısıyla tribünde tanınma hadisesi enteresan olmaya başladı... Kordon'da ve stad çıkışında yine tanıyan arkadaşlar oldu. Kordon'dakini anladım da, o çıkıştaki arkadaşa Krasotkin'le hayret ettik açıkçası... Zifiri karanlıkta nerden tanıdın be arkadaş... Sanırım alnımızın çevresinde kalmayan saçlarla ve göbeğimizin kapladığı alanla ilgisi var bunun...

Dönüş uçağı daha da keyifli oldu tabii. 1.30 uçağını Beşiktaşlılar baskın şekilde kaplamıştı, o ayrı konu. Sabiha Gökçen'e gidecek uçak için Fenerliler baya bi bekledi futbolcularını, elbette biz de... Ama maalesef VIP'den kaçırmışlar topçuları... Yoksa yüz ifadelerini keyifle paylaşırdık...

Maç içinde arayan tathar'a "senin totemine ölürüm be" diyorum... Sesini duyamadım pek, kusura bakmasın... Maç sonrası arayıp, semtin sesini dinleten Freak'e ise sonsuz teşekkür diyelim...

Unutmadan, maçta Bobo'nun attığı ilk golü bizim mekanın önünden geçip küfür ede ede bağıran Fenerli hıyar arkadaşa hediye ediyorum. Bobo'nun ikinci golünü ise bu sene yeterince mutlu ettiğimiz okçu Küçük Emrah'a, Yusuf'un golünü uçakta Cordoba'nın şike yaptığı iddiasına girecek kadar çene ishaline yakalanmış, ve hemen ardından ağzının payını verdiğim Fenerli amcaya armağan ediyorum... Holosko'nun golünü çok beğendim, onu haftaya Pazar yeniden sahaya koymak üzere kendime saklıyorum ve maç keyfimi 04 itibariyle noktalıyorum...

Siyah Ulan!

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Maç Öncesi, 29. dakika, ve tabii ki sonrası...

Üç yıldır, her dakikası ömür gibi geçen bir maç izlememiştim... Böylesi bir maçtan sonra dağ başından bizi alıp, Ankara'ya geri götüren tathar'a ve misafirperverliğine teşekkür edelim... Blogumuzun sonucunda ortaya çıkan küçük klanımızın tadı tarifsiz oldu... Ayrıca Buz Gibi Gol'den Aguila Negra'ya da hataya mahal vermeyen süper yol tarifinden dolayı teşekkür etmek lazım... Dağ başındaki stad ancak böyle bulunabilirdi...

Maç öncesiyle başlamalı ki, nereden nereye geldiğimiz anlaşılsın... Stada ulaşınca içeriye girmemiz ve bize ayrılan 950 kişilik bölümde yerimizi almamız yaklaşık 1 dakika sürdü... Etraftaki satıcıların taraftardan fazla olması biraz bizi üzdü, eminim satıcıları da üzmüştür... Buna ayrıca, başka bir postta değineceğim...

Stada takım geldiğinde saat yanılmıyorsam 17.30 civarıydı... Sahada dolaşmaya başladıklarında bize ayrılan bölümde 200 kişi kadardık... Tam da düşündüğüm gibiydi yani... Ankara - Beşiktaş'ın kalesi - bile sahip çıkmamıştı takıma... Dejavu gibi, liderliği kaybettiğimiz Belediye (İBB) maçının bir kopyasıydı bu beklenen hayal kırıklığı...

Takım sahaya çıktı, orta sahaya kadar yürüdü, çağırmamıza rağmen gelmediler tribüne... Belki duymadılar bile. O an yüzlerinden, jestlerinden anladık başımıza geleni... Geçen haftanın ateşli tribünü yalnız bırakmıştı onları. Maça neredeyse bir saat kalmıştı, ve daha 950 kişilik bölüm bile - ki biletler bitmişti - dolmamıştı... Futbolcular profesyonelliklerinden yine vazgeçmiş ve havlu atmışlardı, zaten maça da böyle çıktılar...

İlk 29 dakika takımın kırılgan psikolojisine içimden söverek ve Sivas'tan gelen 0-2'nin heyecanıyla dışımdan boğazımı yırtarak geçti benim için... Beşiktaş için ise, iplerini çözüp, MacGyver misali o iplerden bir zafer çıkarma çabası gözlemleniyordu sahada... Üstelik sadece iki topçuda vardı bu gayret; Toraman ve sürpriz hırs küpü Cisse'de... Maalesef bu heyecanlı oyunları takımın psikolojisini doğrultmaya yeterli olmadı... Tam bizler bu takımın tek ilacı bir şans golü derken, Delgado ölümcül top kayıplarını affettiren o golü Holosko'ya attırdı... İşler değişmeye başlayacaktı... Bu golün getirdiği patlama bu sefer Toraman ve Cisse'nin mücadelesini takıma zerk etme imkanı doğurdu, önemi büyüktü...

Sonrası o kadar yavaş geçti ki o tribünde, sanki bütün sezon izlediğim maçları üst üste tek maçta izlemiş gibiyim... O yüzden anlatıp kimseyi sıkmamak lazım... Tek paragrafa sıkıştırmak gerekirse, 1-1'e rağmen tribünde maçın döneceğine inanmayan yoktu. Zaten takım her şeye rağmen doğru dizilişle oynadığında yeterli pozisyon buluyor. Ankaraspor'un 3 pozisyonuna karşılık bizim dizlerimizi dövdüğümüz 5 pozisyon hatırlıyorum. Bunlara goller dahil değil... Dolayısıyla, kötü başladığımıza evet, ama kötü oynadığımıza hayır diyorum... Bobo kaçırdığı gollere rağmen, maç boyu çok iyi boğuştu, beni de fena şaşırttı... Kazanmak için yeterli derecede iyiydi. Cisse ve Toraman mükemmeldi... Küllerimizden alevlenip, liderliğe şahlanışımızı futbolcuların yükselişleriyle yaşamak ise çok özeldi... Maç sonu formaları atanların yüz ifadesi maç öncesi sahayı gezdikleri dakikalarda gösterdiklerinin aksine bizim için alınan liderlikten çok daha fazlasını anlatıyordu... Umarım Kupa Finali'ne de benim kadar inanıyorlardır...

Kısa bir kaç not:
* Stadyumda satılan suların son kullanma tarihi geçmişti ve içlerinde yaratıklar geziniyordu... Gerçekten abartmıyorum... Biz bu suyu içtik, bağırabilmeye devam etmek için... İçtik ama Sayın İMG'e fena küfür ettik. Sanırım Beşiktaş taraftarından toptan kurtulmaya çalışıyorlar... İnönü'de de sulara dikkat etmek lazım... Coca Cola da uyumasın, Damla Su resmen tarihi geçmiş şekilde Yenikent Asaş Stadı'nda satılıyor...

* Maça girince tribünden iki kişi selam verdiler, ben de hemen tabii tathar ve kuzeni zannettim onları... Sonradan anladık ki programı izleyenlermiş. Blogu da takip ediyorlarmış, isimlerini öğrenemedik sağolsunlar okuyorlarsa...

* Onlar dışında tanıyanlardan birinin Jessie'ye selamı var, tahmin edileceği üzere bu arkadaş Tello'cuydu...

* Tello 4. golü atarken tribünde 8-10 kişi Rıdvan kesildik... Herkes farklı cümlelerle Tello'nun koşusunu sezdi ve gol olacağını iddia etti, nitekim bildi de... O ne kadar inançlı bir koşu idi, o nasıl manalı bir koşu idi Tello, seni dinlendirici özel bir rotasyon yaratmalı Beşiktaş...

* tathar'a teşekkür ettik ama onunla bitirmek de lazım. Çarşamba totemi için en büyük güvencemiz sensin... İzmir yollarından boynu bükük döndürme bizi, ölmeden mezara koyma bizi... Galatasaray maçına da bekliyoruz...

8 Mayıs 2009 Cuma

32. Hafta: Ne Olacak Şimdi?

32. Hafta çok enteresan bir fikstüre gebe...

Çok önemli üç gerçek var:

1) Ankara'nın ligde dört takımı var. 32. haftada ikisi içeride oynuyor. Hacettepe ve Ankaragücü...

2) Son dört haftada haksız rekabete ve şaibeye yol açmamak adına maçlar aynı saatte oynatılıyor...

3) 32. haftada hem Beşiktaş hem Sivasspor şampiyonluk yolunda Ankara takımlarına, üstelik ikisi de 19 Mayıs'ın suni çimlerinde oynayan takımlarına, konuk oluyorlar.

Maçların farklı saatlerde oynatılması tartışılamaz, işin içinde Ankaragücü var... Bir maç Yenikent'e alınabilir; o durumda da Suni değil, Doğal çimde oynanma durumu var. Bu avantaja dönüşebilir bir takım için... Burada avantajlı yerde olan kazanır, diğeri kaybederse, büyük olay var; savaş çıkar. Doğal çimde mesela Beşiktaş kazansa Sivas delirecek, aksi durumda ise Beşiktaş... Ankaragücü kazanır, ligde kalırsa mesela doğal çimde, düşen takım ortalığı kavuracak.

Federasyonun işi çok zor...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Neden geldiler?

Gökhan Zan Beşiktaş'ın stoperiyken, Delgado takımın yıldızıyken 5 Fenerbahçe maçı kaybetmiştik, altı oldu... Hayırlısı olsun...

24 Nisan 2009 Cuma

Beyaz Forma Siyah Şort

Siyah ve Beyaz o kadar güzeller ki, rakipler kimi zaman neredeyse siyah beyaz formayla maça çıkacak kadar kendi formalarında kullanır oldular bu renkleri... Beşiktaş ise nedense hep taraftarı mutsuz edecek kombinasyonlarla çıkar oldu maçlara...

Bütün taraftar beyaz forma siyah şort diye bağırırken, bu formanın bu şekilde giyilmeyişi nedendir? Ya taraftar sesini duyuramıyor, yahut gerçekten kimsenin umurunda değil bu forma hikayesinde taraftarın görüşü... Fenerbahçe'yle ve Galatasaray'la içeride iki maç oynanacak. İstedikleri renk formalarını giysinler, isterse turuncu, isterse turkuaz... Sonuçta sen iç sahanda oynadığın maça beyaz formanla, siyah şortunla çıkabileceğin iki maça sahip değil misin? Ne yapıp, edip, taraftar sesini duyurmalı, bu maçlara taraftarın istediği formalarla çıkmalı...

Bu Yürüyüş Ya Siyaha Ya Beyaza...

Beşiktaş stabil şekilde istekli futbol oynuyor uzun yıllardır... Sergen, Tümer ve bitik renkli büyük eskileri gittiğinden beri bu iş böyle... Ertuğrul Sağlam'la ya da Tigana'yla maç içinde kırılganlık da gösteren bu istekli futbol Mustafa Denizli'yle birlikte sayıca eksik kalmadıkça sekmeden her maça yansır oldu.

Son üç aydır, ligin konjonktürü işleri Beşiktaş için yoluna koydu. Kaybedilen 8 puan çok sıkıntı yaratmadı, nitekim rakipler hep daha fazlasını kaybetti ve "Ya tamam ya devam" maçları sıkıntı yaratmadan Mayıs'a kadar ötelendi...

Pazar günü ise, Beşiktaş'ı üç ihtimalli çok kritik bir deplasman bekliyor. Bu ligin gerçek deplasmanlarından biri Eskişehir. Geçen sene zar zor bulduğum Numaralı biletiyle İnönü'nün nasıl da hakkını verdiklerini karşıdan izleme şansı bulmuştum. İlk yarıdaki maç Beşiktaş'ın ve Tello'nun çok iyi oynadığı maçlar arasına girdiğinden, çok fazla seslerini duyamadık. Ama bugünlerde yaşadıkları sıkıntıları da göz önüne alırsak; taraftarıyla ve iştahlı futbolcularıyla maça sonuna kadar asılacaklardır.

Beşiktaş ideal kadrosuyla ve sıradanlaşmış iştahıyla oynarsa, ligin nisbeten dişli Eskişehirspor'unu maçın başında kalesinin önüne yığıp, golü erken dakikalara sıkıştırabilir. Ancak Youla'nın savrukluğuna rağmen süratli deparları ve olası bir kilitlenmiş, boşa harcanmış ve önde bitirilememiş ilk yarı Beşiktaş'ı sıkıntıya sokacaktır ve maçı sıkıştıracaktır... Sivasspor'un muhtemel puan kaybı sonrası ikinci defa ıskalanacak liderlik ve maçın ardından gelecek Galatasaray galibiyeti haberi, Fenerbahçe derbisini yine "ya tamam ya devam" kıvamına getirebilir...

Açıkçası, Denizli'nin takıma kat ettirdiği şampiyonluk iştahı maratonu sonrasında taraftara aşıladığı müthiş güven tartışılmaz... Yine taktik anlamda başarısı yıllardır tartışılan Denizli'nin ilk aylarında daha çok karşılaştığımız stabil olmayan takım taktiği ise taraftarı maç içi tedirginliklere itiyor maalesef... İnönü'de alınamayan liderlik ben ve benim gibi düşünen nisbeten kötümser taraftarları maalesef huzursuz ediyor. Daha kötüsü bu haftaki sonuçlar neticesinde kazanamayan bir Beşiktaş'ın Galatasaray'ı yarışın içine çekme ihtimali... 33. haftada oynanacak böyle bir şampiyonluk maçını elbette Digiturk ve bu işten servet kaldırmış Türk medyası heyecanla bekleyecektir, bizim için ise 2003 Mayıs'ındaki 5 puanlık farkla girilmiş bir derbiden başka kabul edilebilir bir durum yok 33. hafta için...

Maç Bileti 0 TL!

Geçen sene Mayıs'ta sanırım, İnönü'de Play-Off maçları var... Yarı Final'i kaçırdık, nitekim iş güç derken kovalanması zor hikayeler... Final için epey heyecanlandık ama Biletix'ten bilet bulamayınca, mecburen stada gidip, karaborsadan bir adet Numaralı bulup içeri girdik...

Bu sene Türkiye - İspanya maçı... Biletix çökünce ümidi kaybettik. Sonradan öğrendik ki sponsor firma stadı komple kapatmış... Arkadaşımız üzerinden bulduk bileti içeri girdik... Tabii ki fiyatı 0 TL... İkinci opsiyonumuz karaborsada sorduğumuz 0 TL matbu fiyatlı piyasa değeri 200 TL olan numaralı biletiydi... Paramız cebimizde kaldı...

Bir kaç yıl önce Türkiye - Yunanistan maçı... Bilet bulunamadı. Kapalı alt yanlış hatırlamıyorsam 50 TL... Yakın arkadaşım maça gitti ve içeri 15 TL'ye girdi. Üstelik Kapalı tribüne ve matbu fiyatı 0 TL olan sponsor biletiyle...

Bu 0 TL'lik bilet hikayesi böyle birşey işte... En illet olduğum tarafıysa üzerinde 0 TL yazan ve karaborsada satılan sponsor biletleri. İlkesiz futbol yönetimlerinin ülkemize soktuğu bir gelenek bu... Karaborsanın bu kadar prim yaptığı bir ortamda sponsora ayrılan bilet %1'i geçemez, geçmemeli... Ben maça parasını verip girmek isteyen taraftar olarak eline geçen bileti karaborsa yapan şerefsiz sponsor çalışanından bin kat daha değerliyim... Zaten sponsora verilen bedava bilet, bedava loca ne demektir?? Adam mı sana sponsor sen mi adama? Zaten sana futbolcu aldım deyip, sonradan futbolcuyu sana üzerine kar ekleyerek satan adamları sponsor yapmışsın kendine, bir de bilet vermek niye?

Çok kızıyorum bu hikayeye ama ben de suyunu içtim bu sponsor biletleri değirmeninin... 2003-2004 sezonunda kombine karta param yetmeyince, eş dost aracılığıyla Beşiktaş'ın her maçına sponsor biletleriyle girdim, saklamak yersiz... Ama işin henüz bu kadar cılkının çıkmadığı 2004'te bile benim elime 20 tane sponsor bileti geçebiliyorsa, bugününü varın da düşünün...

Türkiye'de futbol izlemek halkın %90'ını stadların dışında bırakacak kadar pahalı... Stadyum koşulları modern stadyumların çok gerisinde... Her şeye rağmen, bu stadlarda oynanacak maçlara para vermeye hazır futbol seyircisine en çok koyan şey ise 400 TL'ye bilet satılan ve biletleri çıktığı gibi tükenen maçlarda bile 1000 tane 0 TL'lik numaralı biletinin karaborsada satılıyor olması... Bu durum yönetim zihniyetimizin de en az stadlarımız kadar köhne ve dökük olduğunu gösteriyor...

20 Nisan 2009 Pazartesi

NTV Spor'da Taraftarın Sesi: "Yenilsen de Yensen de"

Bugün itibariyle NTV Spor'da 18.30'da yeni bir program start alıyor. Yenilsen de Yensen de... Beş taraftar, Bağış Erten ve Banu Yelkovan yönetiminde takımlarının durumunu, taraftarın ruh halini, stadyumlarda konuşup, bloglarında yazdıklarını artık NTV Spor ekranında tartışmaya başlıyorlar. Programda ben de dahil olmak üzere, yedi kişilik Beşiktaş kadrosu olarak ilk beş çıkmak üzere hazır kıta bekliyoruz... Bugün Fenerbahçe, yarın Galatasaray ve Çarşamba günü de Beşiktaş programları sahne alıyor...

Yedi kişilik kadromuzda, sözlükten Jessie, Raul Gonzales ve ben; blog camiasından Papa Bouba Diop'tan Bianconeri, Şairler Parkı'ndan Marmara, Gol Atan Kaleye'den Mustafa ve Eurosport'tan Onur var...

Not: Fotoğraf kenardan izlediğimiz Galatasaray programından... Yoksa Beşiktaş kadrosunda sarı-kırmızı giyinenler yok :)

10 Nisan 2009 Cuma

Kocaelispor...

Seneler önce çok kızmışlığım var bu takıma... Sonra sonra herhangi bir kulüpten daha yakın ya da daha uzak da görmedim onları... Ama bu camia olduğu yeri hak etmeyen bir camia... İzmit yollarından sık sık geçtiğim yıllarda Süper (!) Lig'de olmamalarına yanışım da ondan... Bugün Beşiktaş kazandı ve evet kafamı tavana vurdum... Ama bir yandan da bir o kadar üzüldüm. Bunu da görmek varmış, başarılar Kocaelispor...