8 Temmuz 2008 Salı

Terliksi Hayvan...

Biyoloji denince aklıma gelen, kulağıma yapışıp kalmış enteresan bir canlıdır kendisi... Aslında hayvan desen değil, evde beslemeye gelmez bu... Terlik desen, orası hepten ironik, mikroskobik bir canlı bu, neyin terliği!!!

Bana üç beş senede bir sohbetimizi şenlendiren bu gariban yaratığı anımsattı geçen haftadan bu haftaya sarkan safsata... Terliğin kavgası... Milyonlarca dolar para alan adamların derdi tasası bu işte... Altyapı denilen şeyin pozisyon almanın, topa vurmanın, boşa koşu yapmanın ya da iyi bir kanat ortası çıkarmanın ötesinde bir yerde olduğunun ispatı... Ha keza, Beşiktaş’ın bir numaralı kaptanı bunlardan zaten nasibini almamış, ötesinden nasıl bahsedelim...

Büyük bir spor kulübünün, senede önünden en az 40-50 Milyon dolar akan bir kulübün en önemli branşının takım kaptanı böylesine abuk bir konuda arıza çıkarabiliyorsa, o kulübün doğru yönetildiğini kim söyleyebilir? Esnafspor’da oynamadığını anlaması için ellilerinde nefes alırken geriye bir dönüp bakması gereken bu adama kaptanlık gibi geçmişte Baba lakaplı adamların hak ettiği o tarifi tarifsiz ünvanı yapıştıranların iktidarda olduğu yerde, aşk nereye kadar dayanabilir? Sınanıyoruz ey dostlar... Bu post da resimsiz olsun...

20 Haziran 2008 Cuma

Yarı Final ve Final...

Yarı Final ve Final oynayacak takımlar herkesin kafasında şekillendi... Sürprizin en az beklendiği maç, sürprizlerin takımı Türkiye'mizin maçı... Yarı Final'in İsviçre bacağını kime sorsanız, Almanya-Hırvatistan maçını anlatmaya başlıyor... Karşı tarafta ise işler daha karışık, ama gönülden geçen takımlar belli gibi... İspanya Hollanda eşleşmesi sanırım epey yakışacak yarı finale... Arshavin'in şovuyla süslü grup finalinde Rusya çok etkileyiciydi elbette... Bir de İtalyanlar kötü gruplar sonrası hep finale yürür meselesi var tabii... İkisi de çarpıcı, ama Hollanda 20 yıldır, İspanya neredeyse 100 yıldır bu anı bekliyor... Onları döndürmek zor gibi...

Final için benim favorim Hırvatistan - İspanya eşleşmesi, plase ise Almanya - Hollanda...

Acil alınık 96 model Rüştü...

Rüştü denildiğinde aklımda üç sahne canlanıyor bugünlerde... Birincisi bir Trabzonspor maçı... O maç her Trabzonsporlu'nun kafasında çiviyle kazılı olduğundan, Hami'nin inanılmaz şutunu ve Rüştü'nün şampiyonluk getiren isyanını benden çok daha iyi hatırlayacak milyonlar vardır sanırım... İkincisi 4-3 Beşiktaş galibiyetiyle biten ve karşı kalede Rumen Pancu'nun olduğu maçta uzaktan gelen şutlara karşı olan ve günden güne gelişerek büyüyen zaafını sergileyen halı pozisyonunda yere seriliş anlarıdır... Sonuncu sahne ise bu sene içinde Porto'ya karşı kazanılması gereken bir maça yaptığı harika başlangıç ve ardından ofsayt tutkusuyla yediği o malum goldür...

20 Haziran 2008, Türk futbolunda yeni bir dönüm noktası olabilir... 2010'da Afrika'nın güneyine doğru yol alınabilecekse eğer, belki de müthiş bir patlamayı getirebilir Anadolu'ya, futbolun çorak topraklarına... İlginç olan ise, bu kırılma anının bundan 12 yıl, 8 yıl, ya da 6 yıl önce olduğu gibi, yine Rüştü Reçber'in ellerine bakması...

Benim izlediğim Hırvatistan'la oynayacaksak eğer, bugün Porto ya da Beşiktaş karşısında hatırladığım Rüştü'yle tarihi bir hezimet yaşayabiliriz, yazık ki... Sanırım medyamız hiç izlememiş bu Hırvatistan denen takımı... İngiltere'yi Wembley'de paramparça eden, uzaktan yakından dinlemeyen, Çorluka'sından Modric'ine, Petric'ine harika bir takımla oynuyoruz bu akşam... Oysa gazeteleri okusanız, neredeyse Almanya çıkmadı Hırvatlar çıktı diye göbek atacak medyamız... Oysa Almanya ister istemez daha ağır gelişen temposuyla ele avuca sığdırabileceğiniz, kontrol edebileceğiniz bir rakipti... Oysa Hırvatistan'ın set hücumuna yerleştiği bir onbeş dakikada üzerimize Basel'dekini andıran bir yağmur gibi geleceğini düşünüyorum... Onun ötesinde, hızlı kanat bindirmeleri ile Almanya'ya sol bek değiştirtmiş, illallah dedirtmiş ve iki golle uğurlamış bir takımdan bahsediyoruz... Şaka gibi ama Trabzon'dan 1996'nın Rüştü'sünü transfer edip, bu maça koymak zorundayız bu akşam... Çünkü eğer bir mucize olmazsa, kalemize yakın mesafeden gelecek şut sayısı en az 10 olacak... Üzerine düşünmek bile istemediğim Gökhan Zan - Emre Aşık ikilisinin yaratacağı güvensizlik, Aceto'nun dediği gibi, maçtan 1 saat önce mekana ulaşmayı ve üç duble rakıyı önden devirmeyi zorunlu kılıyor... Yoksa bu maç bitmez...

16 Haziran 2008 Pazartesi

Kahramanlar...

Bu da maçın fotoğrafı olsa gerek... Yanına Hamit'i de koyabilsek keşke...

Mucize...

Tarihi yazan goller birbirine benziyor... Arda'nın İsviçre'ye attığı gol, Boliç'in Manchester'a attığı golü anımsatmıştı... Nihat ise bu golle Neuchatel'i yıkan Tanju'yu anımsattı... Muhteşem bir zafer, tarifsiz bir keyif...

Biletler 500 euro civarında karaborsada... Uygun bir şeyler bulursak, ver elini Viyana geliyorum...

12 Haziran 2008 Perşembe

Aklın yolu bir...

Üç gün önce herkesin aklındakini yazmıştım buraya; biz buralardan nasıl oluyorsa her defasında işleri tersine çevirebiliyoruz diye... Yine oldu, çevirdik... Nasıl çevirdiğimiz konusunda herkes hemfikir, ne de olsa aklın yolu bir....

İlk yarıda takım ne yapmaya çalıştığının biraz daha farkında başladı maça... Rakip takımda belalılarımız Frei ve Streller'ın oynamıyor olması kaderin bize gülümsemesinden başka bir şey değildi. Aynı şekilde, bizim de Gökdeniz ve Tümer seçimlerimiz son iki maçına çıkan Kuhn'a Terim'in kıyağıydı elbette... On dakika oyun bize baktıktan sonra yağmurla beraber modern futbol dizilişine ve fizik gücü üstün oyunculara sahip İsviçre oyunun hakimiyetini ele geçirdi... Maçın sonuna kadar da, doğru onbirle oynadığımız dakikalar haricinde oyunun hakimi İsviçre'ydi...

İkinci yarıda oyunda hiç olmayan Gökdeniz ve Tümer'in çıkmasıyla futbol oynamaya başladık. Aklın yolu bir herkes aynı hikayeyi anlatıyor zaten, bu 23 kişiden çıkacak en mantıklı onbir - sağ bek tercihi tartışılır - buydu. Hangi kanalı açsanız bunu anlatan adamların varlığı, dünyanın bir ucundaki arkadaşınızın Semih de Arda da oynamalı" beyanatı, TV başında herkesin Gökdeniz ve Tümer'in varlığına karşı duyduğu şaşkınlık bunu anlatmak için yeterli olmalı...

Maçın sonu, golün gelişimiyle birlikte ister istemez Fenerbahçe'nin Manchester United deplasmanındaki unutulmaz golünü hatırlattı bana... Boliç'in soldan vurduğu o topun savunmaya çarpıp kaleciyi aşıp gol olması eminim pek çok insanın aklından film şeridi gibi geçiverdi bu golü izlerken... 2002'de İlhan Mansız Senegal'in kalesini vurduğundan beri memleket olarak bir gole sevinemiyorduk... O gün Beyoğlu'nda North Shields'da son biramızı içerken gelen golün ardından çıkan sesi hiç unutmadım... Bir de 4-3'lük Beşiktaş Fener maçına bilet bulamayıp, Beer City'de maçı izlerken, Koray'ın golü sonrası semtten çıkan ses vardı tabii... Yanlarına Arda'nın attığı gol sonrası Beşiktaş'ın sessiz bir sokağından çıkan sesi keyifle yazıyorum hafızama... UEFA.com İsviçre'li ağlayan çocuğun hüzünlü resmini kullanmış maç arkası yazısında, İsviçre'ye neredeyse şövalye sıfatını verirken... Bir parça demagoji onların da hakkı olsun...

11 Haziran 2008 Çarşamba

Arthur Antonios Coimbra Zico...

Bir beyefendi... Çalıştığı klübün pek çok değerine antipati besleyen rakip taraftarlar için bile fazlasıyla sempatik bir adam... Türkiye'nin gerçeklerine dayanamadı ve gidiyor...

Euro 2008 telaşından mıdır, yoksa basının hakikatten Aziz Yıldırım'la haşır neşir olmasından mı bilinmez, sorgulanmadan gönderiliyor Zico. Geldiği ilk yılda, nisbeten daha farklı bir takımın temel özelliklerine fazla dokunmadan motivasyonu üst düzeyde tutarak ve Türkiye'nin en derli toplu futbolunu oynatarak şampiyon yaptı Fenerbahçe'yi... O zaman "otoriteler" Avrupa başarısızlığını yediremediler Fenerbahçe'ye, ve postalamaya çalıştılar Zico'yu...

Ertesi yıl, bu kez Avrupa'da çoğu kimsenin rüyasında bile göremediği bir yere geldi Fenerbahçe... Başta, rakip bir taraftar olarak benim de hazmedemediğim bu başarı, oturup düşünüldüğünde modern futbolda ne varsa yapılarak kazanılmıştı... Bu takımı böyle oynatan Zico, ligdeki başarısızlığın da tek sorumlusu olarak gösterildi... Oysa sezon başında herkes Ümit Özat, Tuncay Şanlı ve hatta Rüştü transferlerinin Fenerbahçe Futbol Takımı'nın aidiyet hissini azaltacağının farkındaydı. Ve sanırım bu transferlerin tek sorumlusu da Zico değildi...

Neticede istenilen oldu. Lig başarısızlığının tek sorumlusu takımı "konsantrasyon eksikliği" problemiyle tanıştıran Zico addedildi... Kurulan takımın yapısı, futbolcuların mental özellikleri, Brezilya ekolünün getirileri gibi faktörlerin etkileri hep gözardı edildi. Özellikle Alex'siz tamamen silik ve üretkenlikten uzak bir takım kimliğine bürünen Fenerbahçe için fazla iddialı oldu bu...

Galatasaray'a baktığımda kazanma tutkusunu, Beşiktaş'a baktığımda düzensizliğin ve olmazlığın içinde büyük kalma güdüsünü ve boğazın karşı yakasında adını yeterince büyütmüş, ve biraz da doymuş transferlerin başarıya mecbur camiayla olan dansını görüyorum bugünlerde... Burdan bakınca, orta halli aç bir teknik direktöre doğru yabancılarla monte edilecek Fenerbahçe'nin yürüyeceği yol çok net görünüyor... Ama enteresan olan, bu camianın kaostan çıkmaya karşı alerjisi olması... Yönetim istikrarıyla Türkiye'de düzenli başarıyı yakaladılar, kadro ve teknik adam istikrarıyla gidecekleri yerin farkında olmamaları ise onlar adına şanssızlık...

Yine de bu beyefendinin Fenerbahçe gollerinde ellerini yumruk yaparak yukarı kaldırışını unutmak zor olacak... Teknik direktör detoksu yaşattığı bu iki yıl için Zico'ya saygılarla...

9 Haziran 2008 Pazartesi

Gökhan Zan...

Gökhan Zan hakkında yazılacak çok şey var elbette... Medya kendisine Cam Adam demeden çok uzun zaman önce, ikinci defa kendini sakatladığı gün tribünde hep beraber bu ismi takmıştık kendisine... Bel bağlamaya çok elverişli zamanlarımızdı, sahada gördüğümüz futbolcuların isimlerini teker teker sayıp, Beşiktaşlıların moralini yeniden bozmaya gerek yok...

Hep aklımda o sahneler var, ister istemez... Müthiş müdaheleler, adam geçirmeyen, kendine güvenen Gökhan Zan... Sonra göbeğe doğru şişirilen bir top, Koray ve Gökhan'ın beraber kafaya çıkışı ve Gökhan'ın bitmek bilmeyen sakatlıklarının başlangıç hikayesi... Sonraki biraz trajikomik... Sağ kanada gelen top, bıraksa en fazla rakibin sahip olacağı, ancak iki hamlede topu kolayca geri alabileceği bir pozisyon... Gökhan Zan uçarak geliyor ve kollarının üzerine düşüyor... Sonraki sahne yukarda...

Olmadı, iyileşemedi... İyileşmek bir kenara, kafa yapısı olarak onlarca adım geri gitti bu dev adam... Bundan da acısı, Beşiktaş her sezon belini ona bağladı... O sezonun yarısını sakat geçirdi, oynamayınca Beşiktaş da kaybetti... Yine sakatlandı, yine, yine...

Şu an Gökhan Zan kendisini Terry'nin ya da Rio Ferdinand'ın klasmanında görüyor, biliyorum... Konuşsanız, on dakika sohbet etseniz, kibirin o dayanılmaz keyfi dökülüverecek dudaklarından...
Üstelik şunu da ekleyecek, "onlar İsviçre'de yok, ben buradayım"... Doğru ya, şimdi orada da yoksun... İnönü'de de olma Gökhan Zan... Bu adamın üzerine plan yapanın duvara toslayacağını Maraton izleyip, göbeğini kaşımaktan başka aktivitesi olmayan adam da biliyordu elbet... Bir tek Terim bilemedi... Şimdi o da öğrenmiştir...

Hezimet ve yenilgi arasındaki ince çizgi...


Portekiz karşısında ne oynadık diye konuşuyor bütün Türkiye günlerdir... Futbolla ilişkimiz iki buçuk kulübün daracık perspektifteki saha performansından ve gösterişli medya sağanağından ibaret olduğundan algılayamaz hale gelmişiz sahada neler olup bittiğini...

Dört maçı izledikten sonra şunu söylemek lazım... İzlediğim maçlar içerisinde aklımda kalan en uzun sprint, yediğimiz ikinci golde Ronaldo'nun müthiş süratiyle süslediği pozisyona aitti... Topçularımızın Antalya'da, bizim evlerimizde kupaya hazırlandığımız gibi Playstation'a özgü 50 metrelik sprintlerin ruhuna fatiha... Topla beş metre koşar koşmaz sert bir duvara çarpan, ancak duvara çarptığında ne yapacağını iyi çalışmış yedi takım vardı sahada... Sadece Polonya rakibine diş geçiremedi, diğer altı takım sınırlarını sonuna kadar zorladı ve olağanüstü bir mücadele koydu sahaya...

Bizim takımımız bunun tam anlamıyla istisnasıydı... Biz de duvara çarptık... Sevemediğimiz Deco'nun yokluğunda Barcelona'nın çektiklerini anlamak adına önemli bir maç izledik... Deco öncülüğünde muhteşem şekilde parsellediler bütün orta sahayı...

Dönelim bize bakalım... Bütün dünya şunu gördü, bu uğurda Ronaldinho'lar kadro dışı kaldı, Messi'ler, Ronaldo'lar şekil değiştirdi... Dedi ki dünya futbolu, orta saha oyuncunuz gönülden koşacak... Kaygıları olacak, arkasında iki pasla oyun çeviren adamlara müsaade etmeyecek...

Biz ise Orta saha denilen bölgeyi teorik olarak bir kişiden yoksun bıraktık bu maçta... Colin Kazım'ı artık birileri açıklasın lütfen... Süper yorumcularımızın yaptığı gibi, Kazım'ın iyi oynadığını söylemek Harlem'in NBA şampiyonu olacağını iddia etmekle aynı şey... Bir futbolcu adam eksiltebilir, çalım atabilir, dolayısıyla televizyondaki seyirciyi yanıltabilir... Ancak iyi oynamak demek takımının hedeflerine katkıda bulunan pozitif futbol oynamakla eşdeğerdir... Kazım'ın yaptıklarının hangisi takıma faydalı olmuş? Orta sahada Emre ve Aurelio can havliyle adam kovalarken Kazım ne yapmış birilerinin bunu izah etmesi lazım...

Tuncay konusu ise daha farklı... Bu çocuğun iki türlü handikapı var... Birincisi, fizik olarak yüzde yüz hazır değilse oynamıyor... Orta sahada oynayan adamınız Tuncay ise, sonuna kadar faydalanmak zorundasınız, ve dolayısıyla yüzde yüz hazır tutmalısınız... Hazır olmadığında ve buna bağlı olarak iyi oynayamadığında da morali bozuluyor... Bu kısır döngü de bitiriyor Tuncay'ı... Kazım kararı ne kadar yanlışsa, Mehmet Topuz'un kafadan alınmadığı kadroda Tuncay'ı ilk onbire direk yazmak o kadar doğru bir karar... Çünkü başka böyle futbolcunuz yok... Ama Tuncay hazır değilse, bu iş olmaz... Orta sahada kart görme pahasına adam kovalamayan Tuncay'la kazanamazsınız...

Nihat'ın yalnızlığı, Gökhan Zan hatası, Mevlüt fiyaskosu gibi onlarca konuyu uzun uzun anlatmanın alemi yok... Neticede biz kaybetmedik, hezimete uğradık... Alenen morallerimizi bozan, herşeyi bitirme noktasına getiren berbat bir maç oynadık... Senelerdir gelenektir, Türk Milli Takımı böyle noktalardan zorlanmadan toparlayabilen bir takım haline geldi, bu gerçek. Hatta iddia ediyorum, bu takım Portekiz maçına hedef maç olarak dahi bakmadı, bakamaz zaten başınızdaki hoca Terim, nüfus kağıdınızdaki ibare T.C. olduğu sürece... Tek ümidimiz, pembe senaryolarımızın tek dayanağı bu geriden gelme teranesi zaten... Ama hani olur da İsviçre'yi "bu zor günlerimizde" yenemezsek, bu hikaye uzun yıllar toparlayamayacak gibi... Orda da Frei konusu var zaten, ayrıca konuşulmalı...

13 Mayıs 2008 Salı

Ali Sami Yen'de Şampiyonlar Ligi...

Yıllar oldu bir Beşiktaşlı olarak şampiyonluk görmeyeli... Bugüne kadar gördüğüm bildiğim net hatırladığım şampiyonluk sayısı altı... Galatasaray'ın son on yıla sıkıştırdığı kadar...

Ali Sami Yen'e dair ilk anım ise 92-93 sezonuna ait... On beş sene öncesinin final maçı... Falco'nun penaltısı, Bako'nun kurtarışı... İkiye bölünmüş "eski" eski açığın her iki takımın golleriyle adeta yıkılışı... Aynı sezon 48 maçlık namağlubiyet serisinin acı kırmızı kartlarla sona erdirilmesi... O gün bugündür sevemiyorum Ali Sami Yen'i...

Öte yandan, stadyum denilen betonarme yapıların kutsal yerler olduğuna inanıyorum... Orada olmadıkça büyük olamıyorsunuz çünkü... Çocukluktan bu yana Galatasaray denildiğinde hangimizin aklına Ali Sami Yen, Fenerbahçe'yle hangimizin aklına Fenerbahçe Stadı gelmez ki? Ondandır ki, bu iki takım da stadlarından uzak kaldıklarında, aradıklarını bulamadılar... Fenerbahçe inşaatlar boyunca, özellikle Maraton tribün yerden yükselirken; Galatasaray Olimpiyat Stadı'nda çile çekerken hep erken koptu yarışlardan... İnönü büyürken Del Bosque'li Beşiktaş küçüldü... Küme düşme hattına indiriverdi büyük takımı stadından uzaklaşması... Arka arkaya bilmem kaç hafta kazanamadı Beşiktaş... Maliyeti de milyon kere milyon Euro oldu tabii...

O yüzden çok önemli Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'ni Ali Sami Yen'de oynaması... Galatasaray'ın kim olduğunu hatırlaması, ve rakiplerine nereye geldiğini hatırlatması için Avrupa maçlarının adresi Mecidiyeköy olmalı...

Kara komedi...

Memleket enteresan... TFF sezon başında liglerin yönetmeliklerini kulüplere yollar ve resmi temsilcilerine imzalatır... Bunları imzalamazsanız, o ligde oynayamazsınız... Ahmet Çakar'ın dediği gibi, bunu okuyup, anlayıp (ki umarım öyledir) imzaladığınız halde hala ısrarla piyasaya çıkıp, ligin üçüncüsü biziz diyorsanız ya zeka olarak gerisiniz, ya da art niyetlisiniz... Bunun gerçekten arası yok... Olmuş bitmiş, hakka hukuka uygun üçüncülük hikayesinde hala çıkıp çırpınanları anlamak gerçekten zor... Şark kurnazlığı dedikleri bu olsa gerek...

Bir de sene başında kaybedilen ama Sivas'a kazandırılan Trabzon üç puanı var mesela... Onda da var mıdır böyle orantısız bir hak arama iddiası?

9 Mayıs 2008 Cuma

Bebbe Gelirse...

Bazı futbolcular vardır, yeteneklidir, bazı özellikleri ile sizi kendilerine hayran bırakırlar... Sevmeyecek olsanız da sevdirir kendisini, çünkü aslolan futboldur... Hagi'yi rakipseniz sevmezsiniz... Nitekim, dirsek atar, faul yapar ama karizmasıyla sizi de hakemi de ezer geçer... Sonra bir maçında formayı görmez Hagi'yi izlersiniz, dersiniz ki keşke Hagi bizde olsa... Her şeyini affedebilirsiniz, çünkü çok özel bir adamdır Hagi...

Şimdi bir de bunun aksi yönde adamlar var... Birinci ve en önemli örnek Serhat Akın... Beşiktaş Kapalısındaki yüzlerin, binlerin aklına kazınan bir sahnedir; Serhat Ali Eren'e vurur, Evren Dölek bayrak kaldırır, Muhittin Boşat'ı çağırır... Heyecanla Serhat'a kırmızı kart beklerken Ali Eren atılır... Maç 3-1 biter, Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'ne, Beşiktaş UEFA'ya gider, Fenerbahçe yanlış hatırlamıyorsam o sene sıfır çeker gelir vs... Serhat Akın o gün o kadar büyük bir acı, o kadar büyük bir hüzün yaratmıştır ki İnönü'de, üzerinde siyah beyaz gördüğünüzde o formadan bile soğutabilir sizi... O yüzden transfer söylentisini duyduğunuzda bile kalbiniz kırılır, Dolmabahçe yürüyüşleriniz, heyecanlarınız gelir önünüze... Lanet okuduğunuzla kalırsınız, hiç bir şey eskisi gibi değildir çünkü... Serhat'ın futbolunu da sevemezsiniz, Sertan Eser'den daha süratli, ya da Sinan Kaloğlu'ndan daha golcü değildir... Garip bir şekilde sevimsizdir zaten...

Bebbe de Serhat örneği gibi Beşiktaşlı için... Bir Mart akşamı İnönü'de on dakikanın üzerinde yerde yatarak bir maçın gidişatına futbolla ilgisi olmayan bir şekilde etki etmiş adamdır Bebbe... Onu siyah-beyaz içinde görmektense, siyah-beyaz'ı bir daha görmeme isteği uyanıverir tribün ahalisinde... Bir tek adam var mıdır acaba, iyi ki düşünülüyor Bebbe diyen? Bu kadar sevimsiz, bu kadar ahlaksız, ve bu kadar yılda et mi balık mı hala anlaşılamamış yeteneksiz bir futbolcunun vizyonsuzluk ve basiretsizlik gösterilerek transfer edilmesi Beşiktaş'a yakışır mı? Bu arada Beşiktaşlı olmak nerede kaldı sayın başkan, sayın yönetim kurulu? Nerede duruşunuz? Yanlış anlamışsınız, maç öncesi meyhane duruşuyla Beşiktaşlı duruşu arasındaki farkı... Göbeği önde sağa sola baygın bakış meyhanede maç öncesi hazırlığındaki taraftarın duruşudur... Yönetim kademesinde, bizlerin Beşiktaşlı olma sebebi duruşu sergilemelisiniz... Yapamayacaksanız, bırakın başkası yapsın... Bırakmayacaksanız, lanet olsun size, alıyorsunuz sevgilimizi elimizden...

6 Mayıs 2008 Salı

Aurelio'yu anlamak...

CM oynamayalı yıllar oldu... Ama CM'nin de bu değişime ayak uydurmuş olduğunu varsayıyorum... 2004'te Yunanistan şampiyon olduğunda, adeta Catenaccio oynayıp kazanmıştı... Chelsea defansif oyunla ve tek forvetle Şampiyonlar Ligi'nde Moskova'yı görmeyi başardı... Manchester United - Barcelona eşleşmesi eskilerin anti-futbol dediği kavramın tam olarak futbolun yeni tanımı olduğunu gösterdi... Galatasaray - Fenerbahçe maçı da nisbeten az pozisyonlu ama olağanüstü tempolu orta saha oyunuyla yeni futbol akımının yerel imzası oldu...

Bu yüzden, mesela Mehmet Topal'ı onlarca defa daha konuşmak lazım belki de... Tabii Mehmet Topal'ı anlatmak için önce Aurelio'yu anlamak lazım... Kendisine kişisel bakışım Ricardinho'yla olan münasebeti nedeniyle olumsuz... Ama futbolcu olarak başından geçenler orta saha oyuncusunun Türkiye'de yaşayabileceklerini anlatabilmek için son derece önemli...

Yıllarca itilip kakıldı Aurelio... Kimse nedir bu adam kestiremedi, sağ kanatta oynadı, forvetin arkasında oynadı, çalım attı, gol attı... Fener'e geldi, doğru işler yaptı, ama yine de şöyle herkesin "Evet, Aurelio" dediği adam olması Daum'un ısrarlarıyla ortaya çıktı... Bunun sebebi memleketimizin halen sağ - sol açıklı, orta sahada yürüyen iki teknik oyunculu ve bir koşan bir beleşçi forvetli yani toplam altı hücümcu barındıran takımı görmedikçe iyi futbol izlemediğine inanmasındandır... Oysa Aurelio bugün herkesin söyledi şeyi yapıyordu, "oyunu iki yönlü oynamak"... İki yıldır tam anlamıyla itibarı iade edildi... Artık kimsenin tartışamayacağı çok önemli bir oyuncu ve tecrübesiyle birlikte iyi bir Appiah da dahil Türkiye'deki her orta sahanın uzak ara ötesinde olduğunu söylemek lazım...

Aurelio gerçek bir orta saha oyuncusu işte... Dünyada bir dönem solakların ön plana çıkması gibi, artık bugünün futbolunu oynayan orta sahalar ön planda işte... Gönül rahatlığıyla orta sahanıza 4 Aurelio koyabilirsiniz, çünkü kanatta oynamanın da ön koşulu Aurelio olmak. Fenerbahçe'nin gerçekten iyi oynadığı maçlarda Deivid'in, hatta Alex'in futbolunu etkileyici kılan şey buydu... Lig maçlarını sık sık faul yapmadan bitiren Deivid, Avrupa Kupası maçlarında müthiş bir motivasyonla kendisinde olmayanı da ortaya koyma çabasına girdiğinden bu kadar etkiliydi... Alex'in bu turnuva boyu ne kadar çok koştuğunu unutmak mümkün mü?

Kısacası, Aurelio'yu anlarsak ve onu doğru kullanırsak iş yaparız Euro 2008'de, aksi takdirde Emre Belözoğlu'yla, Mehmet Topuz'la ne yapsak nafile...

Forza Beşiktaş... Çarşı Çarşı'ya Karşı!!

Ufaktık o zamanlar, yaş 15-16... Şampiyonluklar arası verilen molalar bu kadar uzun değildi... Sahaya baktığımızda gurur duyduğumuz, özendiğimiz adamlar vardı, heyecanlıydık elbette... Sanki tribüne daha çok adam geliyordu, nitekim, koltuksuz günlerdi... Internet de öyle her köşebaşında yoktu, anlatacak derdi olan fanzinlere yazardı, "bağımsız basın" kadar iddiali değildi belki ama, sapına kadar bağımsızdı ortada olanı...

Metal dinleyip, maçtan maça koştuğumuz ilk gençlik günlerimizde elimize aldığımızda heyecan uyandıran bir dergi vardı, tribünde de adı dilden dile, kendisi elden ele dolaşan... Forza Beşiktaş... 18 penaltıya bir şampiyonluk günleri tabii, tribünde küfür de serbest olduğundan basına giydirmek moda... Forza'da da habire basına giydiren abiler... 16 yaşındayız ama Çarşı o günlerde bugünlerdeki Çarşı değil... Açık tribünde maçtan yedi saat önce stada giren genç çocuklar için maçtan iki saat önce kapalı'nın arkasında deli gibi bağırıp, gürültü çıkaran, maçtan önce tezahüratlarımıza sadece alkışlarla eşlik eden, maç başlayınca gök gürültüsü misali yağan bir acaip organizma... O zaman kutu denen şey bile yok, çünkü Kapalı'da loca da yok! Çarşı maç içinde bağırır, maç sonunda da adam kovalar; kan vermekti, nükleer'di, eto'o'ydu umurunda değil Çarşı'nın...

Biz de Çarşı'yla Forza Beşiktaş'la tanıştık işte... Sonra sonra elimize her geçen üç kuruşu kapalı'ya vermeye başladık... Yavaş yavaş Çarşı'nın içinin aslında zannedildiği gibi bir kara delik olmadığını gördük... Alkol kokusuna alıştık, meşaleler yaktık... Aradan oniki sene geçti, biz de değiştik, Çarşı da... Artık adam kovalanmaz olunca, Kapalı'ya abonelik alınca, Çarşı içinde içip, Çarşı içinde nefes alınca biz de kendimizi Çarşı sandık...

Velhasıl kelam, kulüp 105'e, Çarşı 26'ya, bu fakir de 27'ye dayadı yaşını... Ve 90 yıl yaşamadığı kepazelikleri paranın hükmüyle yaşadı bu camia... Onaltı yaşında çocuk halimle, maçtan önce bile bağırmayıp, canını dişine takan adamların gün gelip bu kulübü arkadan bıçaklayacaklarını duysam, muhakkak sinirlenir, tersler, tersine çevirmeye çalışırdım fikirleri... Yirmiyedimde, yazık ki dibinden, içinden, ses çıkarmaya korkar şekilde izliyorum olanları... Bugünün mafyacı, paracı zihniyetine eyvallah diyenler, utanmadan Semtlilikten, Stadın bekaasından bahsedince dellenmekten kendimi alamıyorum... Lanet okuyorum her birine... Öyle bir şey ki bu, korkudan o efsane fanzinin adını koydukları siteyi kapattırdı... Bütün basın tıraş Forza Beşiktaş diye bağırdığımız günler bitti de, bugünlere geliverdik sonunda...

Ey orkestra şefi, sen sırtını bunlara dayadıkça, ne semt kalacak elinde, ne de stad... On seneye karşı yakanın betonarmesine benzer tribünlerde beni çocuğumla otururken, bir garip hüzünle görürsün belki ama, senin o üç-beş kağıt parçasına sattığın delikanlı heyecanların olmayınca bu tribün aynı olmayacak elbet, bilesin bunu... Yazık ettiniz semte de, kulübe de... Şaşırtın beni artık, şaşırtın da yeniden başlasın, doldursun bu heyecan Kasımpaşa'yı da, Olimpiyat'ı da... Yoksa gitti gider, bu iş burada biter...

5 Mayıs 2008 Pazartesi

20 sene sonra...

Aradan o kadar zaman geçmiş ama zihniyet hiç değişmemiş... Sheva başlığı geçen yıldan... Metin Akçevre'li başlık ise neredeyse 20 yıllık... Bugün ne haber yapsak acaba??

21 Yılda Beş Final...

Çarşamba günü kupa sahibini bulacak... Fenerbahçe'ye ter döktürdüyse de, Manisa kaybedince rahatlayan Gençlerbirliği 7 yıl sonra yeniden kupa istiyor... Üç yıl önce iki defa üst üste finalde Trabzonspor'a kaybetmişlerdi... Üstelik yedi gol yiyip, fırtına sezonlarında sadece bir gol atabildiler... İlginç olan tarihinde beşinci finale çıkan takımda başkanın hiç değişmemiş olması... Acaba teknik direktör istikrarını da yakalasalardı, dün küme düşmemeye oynarlar mıydı? Sorulması gereken soru bu...

Kayserispor bambaşka... Geçen yıl eski Kayserispor, yeni Erciyesspor İkinci Lig'e koşarken finali oynadı... Hak ettiği halde, Beşiktaş'a kaybetti... Kayserispor kağıt üstünde maçın kesin favorisi... Rakiplerini darmadağın ederek finale kadar geldiler... Mehmet Topuz Tuncay Şanlı'nın, ya da İlhan Mansız'ın inanılmaz patlamalı oyunlarını bir üst seviyede oynayabilecek kadar güçlü bir oyuncu olduğunu ispatladı... Bu maçı da kopara kopara alabilir elbette...

Galatasaray rövanşındaki Gençlerbirliği ile Beşiktaş'ı dağıtan agresif Kayserispor'u izlersek, son yılların en güzel Finalini izleme şansı yakalayabiliriz... Akıllı ve ısıran futboluyla Gençlerbirliği belli etmese de benim favorim...

Beşiktaş'a dönerim...

Dönem dönem internette de dolaşır, "Anlamsız sorulara anlamsız cevaplar..." Modası geçtiyse de Akşam da kullanıp, sönen futbol gündeminde cilalamaya çalışmış bir şeyleri...

Berfu Haşıoğlu: Bir teklif gelse gider misin Beşiktaş’a?
Tümer Metin: (iki saniyelik bir sessizlik) giderim... yani giderim. benim kırgınlığım yok, giderim...

Galatasaray Şampi...

Türk basınının en sevdiği başlık... Evet, Galatasaray şampiyon gibi... Peki neden? Fenerbahçe maçından hemen önce yazmıştım aşağıdakileri ekşi sözlük'te, haklı çıkmak hep güzel...

'Bu kadar problem yaşayan oyuncuyla, teknik direktörsüz, allahlık vaziyetteki Galatasaray öyle veya böyle ligin finaline kadar uzattı boyunu... Bunu iki şeye bağlamak mümkün... Birincisi, futbolcuların ruhuna işlemiş muazzam winner (kazanma) kültürüne sadık kalarak önemli bir iş yaptılar... Hala takımın kadrosunda Hakan Şükür'lerin, Okan Buruk'ların, Hasan Şaş'ların varolmasının sebebi bu bence...

Her şeyin ötesinde, kaybettikleri maçtan sonra da, kazandıkları maçtan sonra da Galatasaraylı futbolcuları mütevazı ve aklı başında yorumlarıyla takdir ediyorum... Dünya görüşünü paylaşmadığım Hakan Şükür bile, neden buralara geldiğini ortaya koyar şekilde adam akıllı konuşabiliyor... Ne yapıp ne yapamayacağının farkında, ve o yüzden kendi kendini yedek soyundurmaktan gocunmuyor... Ezeli rekabette maddi anlamda Fenerbahçe'nin arkasında kalmak onları manevi olarak daha da güçlendirmiş...

Netice itibariyle, şu en kötü senesinde bile şampiyonluğu sonuna kadar kovalayan Galatasaraylı futbolcuları tebrik ediyorum... Bu sene, paralarını alamadıkları senenin de ötesinde daha güçlü bir Beşiktaş'la, çıkış yapan Anadolu takımı Sivas'la, ve olgunlaşan Fenerbahçe'yle olağanüstü bir mücadele verdiler ve yarışın sonuna kadar geldiler... Kazanan olmaya alışmış bu ekibe ligin süpürgesi Fenerbahçe karşısında da şans dileyelim, çünkü süpürge bu sene önüne geleni fena süpürdü...'

Mancini'nin yenilgisi...

Hiç sevemedim Mancini'yi... Lazio ile iki Beşiktaş eşleşmesinde de, en çok Mancini'den nefret ettiğim için kazanmak istedim... Son dakikada Prag karşısında attıkları kazıkla da katmerlendi duygularım...

Milan kazanırken pek görünmedi Mancini... Her göründüğünde mutsuz ve huzursuzdu... Golden sonra bile, Batı filmlerindeki kötü şövalyeleri andıran görüntüsünden eser yoktu. Acaba hiç sevmediğim Roma mı, yoksa bu ego patlaması yaşayan antipati şampiyonu mu gülsün yarışın sonunda? Hala kararsızım...

4 Mayıs 2008 Pazar

Çocukluğa ve gençliğe veda...

BJK inönü stadı'nın 61 yıllık tarihinin son maçına çıkılıyor bu hafta...

İnönü denince aklıma ilk önce en duygu yüklü anlarım geliyor elbette... Sergen'in, Feyyaz'ın, Şifo'nun, Metin'in ayağından gelen şampiyonluklara şahadetim... Çocukluğumdan bugüne hiç değişmeyen; Gümüşsuyu'na çıkan yokuştan heyecanla Kapalı'ya bakışım ve deli gibi çarpan kalbim... Devre arasında, ikinci yarının arefesinde "Lazio değil Partizan çıksın çeyrek finalde" dediğimiz, sonrasında 3 kez tıkanıp, Carew'in dünya futbol sahnesine çıkışıyla binlerce adamı göz yaşına boğmuş Valerenga maçının hüznü... Unutulamaz Barcelona, Psg, Liverpool maçları... Ajax'ın efsane kadrosunun ve Beşiktaş tribününün müthiş şovu... Süleyman Seba'nın Ali Şen küfürlerini durdurmak için, gelip tam da Kapalı'nın göbeğine oturduğu, uslu durduğumuz maçlar... Auxerre maçı, Rosenborg maçı... İstanbulspor tribününden seyrettiğim, 90+4 arif erdem penaltısı... Dangur dungur giden Amokachi, İlhan Mansız... Carew'in bu sefer siyah beyazlarla imzaladığı Fenerbahçe ve Ankaragücü maçları... İlhan Mansız'la ilk tanışmamız, Samsunspor forması ve 40 metreden attığı "kim bu çocuk" dedirten inanışmaz şut... Fransa'ya 4-0 kaybedişimiz, o efsane kadro... Şifo'nun jübilesi... İsviçre maçında recep'in attığı gol... 8 yıldır sol kanada bağırışlarımız çağırışlarımız, yeni stadda onun olmayacağı ümidi... Münch'ün, Walsh'un, Rıza'nın muz ortaları... Çocukluğum, ilk gençliğim, gençliğim... umutlarım, gözyaşlarım, mutluluklarım, heyecanlarım... Hepsi burada gömülü şu anda... Sabah 8'de stadın önünde soluk almak, akşam'ın 12'sinde heyecan içinde stadı başımız dik, ya da boynumuz bükük terk edişimiz...

Şu allahın belası haftada, herkesin ununu eleyip, eleğini astığı, stadları trafikten kaçmak için erken terk ettiği haftada, heyecanla, dolu gözlerle İnönü özlemimiz... Neden sevdiğimi anlatmak çok mu zor acaba... İşte hepsini gömüyoruz belki de... Belki de bir daha çıkaramamacasına... Neden sabah 8'de gideyim ki, 120 kapılı 40000 kişilik stada? Belki içerisinde Starbucks bile olur, üşüyünce, gider sıcak caramel macchiato'mu alır, öyle dönerim tribünüme... Yine çok severim, o da kesin... Ama gömüyoruz o anıları bu tribüne bu hafta... Gelmeyen Manisalı olsun!!!