28 Şubat 2009 Cumartesi

Anlayan beri gelsin...

Beşiktaş'ın ne oynadığını anlayan beri gelsin, on kişi konuşuyor, onu da ayrı taktik söylüyor... Umut Sarıkaya üsttekini Ergenekon için çizmişti, sanki Denizli'nin Beşiktaş'ına daha uygun gibi...

19 Şubat 2009 Perşembe

"Biz Beşiktaşlıyız"

Beşiktaşlılık ile ilgili okuduğum en iyi yazılardan biri, tıklayın ve okuyun... Ellerine sağlık marmara... Yazının orijinal başlığı yazının içeriğine daha uygun, benim bu posta koyduğum başlık ise yazının her yerinde kulakta yankılanan o iki sözden ibaret...

Fotoğraf da yazı da Şairler Parkı'ndan...

17 Şubat 2009 Salı

İbra Gelenektir vol.3... the end...

Söylenecek bir şey kalmadı... İbra bir Beşiktaş geleneğidir...

Dün Lig Radyo'da özür dileyerek adını hatırlayamadığım bir divan kurulu üyesinin konuşmasına denk geldim. Özünde şunu söyledi: "Beşiktaş'ın sıkıntılarının çözüleceği yer Genel Kurullardır, Beşiktaş'ın iç problemleri mahkeme koridorlarında çözülemez." Ne kadar güzel ve kulüpçülük için ne kadar doğru bir yaklaşım değil mi...

Fakat işin öteki yüzü var, ve bu öteki yüz artık beni tiksindiriyor... Nedeni ise, bu kulübün 10 bini aşkın oy vermeye yetkili genel kurul üyesinin sadece bin beşyüz tanesinin Mali Genel Kurul'a katılması... Sahipsizlik artık tahammül edilemeyecek seviyelerde... Bu kulübü kurtaracak, gerçek Beşiktaşlılara emanet edecek birine ihtiyacımız var. Beşiktaş'ın kurtuluşu 100,000 üyeden geçiyor, bunu görüyorum... İndirin 250 Milyona bu kulübe üye olma bedelini ve kurtarın Beşiktaş'ı... Ben Beşiktaş taraftarı olarak bu yönetimi ibra eden o altıyüz kişiyi ibra etmiyorum. Dahası bu genel kurula katılmayan 9000 kişiyi Beşiktaş'ın göreceği her günden mesul tutuyorum... Yazıklar olsun... Bu mudur Beşiktaş'ın geleceğini, varlıklarını ve değerini koruyacak olan Genel Kurul?

Korner atmaya mecali kalmayan Tello...

Daha önce Çapkın Delikanlı Tello başlığıyla eşi Kanada'dayken "Türk genci tanışmak ister" misali piyasa yapan, alemlere akan Tello'yu anlatmıştım... Öncelikle, bu kadar gece hayatına düşkün, biraz bizden olan Güney Amerikalı genç arkadaşların İstanbul'da, Anadolu'dan çıkıp Hülya Avşar'ın kucağına düşmüş Tanju Çolak misali şaşkına döndüklerini düşünüyorum... Hele Bobo, Alex ya da Nobre gibi sıkı bir aile hayatına sahip değillerse...

Tello'nun en büyük problemi bu mudur bilemem tabii... Bana kalacak olsa zaten değil... Evet futbolcu disiplinli bir hayat sahibi olmalı, ama bu "dışarı çıkıp gençliğinin ve parasının tadını çıkarmayacak" anlamına gelmemeli, gelemez... Tello hayata dair disiplin sahibi bir insan olmasaydı, zaten bugünkü futboluna, bugün kazandığı paralara, Şili Milli Takımı kadrosuna falan da gelemezdi...

Tello'nun problemi takımda alacağı rol ya da roller... Tello gibi tabiri caizse sefa pezevengi futbolculara takımın bütün ofansif ve/veya defansif yükünü verirseniz, karşılığında alacağınız şey her koşulda değişken bir çıktı olur... Yani bir gün size maç kazandırır, bir gün rakibin canına okur, bir gün çıkar iki gol atar, ama kalan on gün sizi hayattan bezdirir, her maça iki gol sıkıştıracağını düşünüp önüne gelen topla kaleye gitmeye çalışır, şut atar, vs... Bu kadar kritik bir rolü dünyada verebileceğiniz futbolcu kalmadı artık... Örneğin Gerrard bile bu yükü dağıtan bir takımda oynuyor, bütün muhteşem lider özelliklerine rağmen!

Beşiktaş'ın teknik direktörü ve eski teknik direktörü maalesef Tello konusunda kararsız kalmakta son derece kararlılar... Sezon başlarında aslan kesilen bu adam, "maden bulmuş defineci" yaklaşımındaki teknik direktörler yüzünden her gün daha bitik, her gün daha yorgun ve her gün daha bezgin görünüyor sahada... Üstelik, sezon başlarında az inisiyatif verilen ve olağanüstü oynayan bu adam, takımda ön plana çıkıp, liderlik yapmaya başladığında oluyor bunlar hep... Antalya maçında soldan kullandığı korner karşı tarafta kornere gidince üzülüp, kafasını öne eğen ve oraya zorla giden adamdan bahsediyoruz... Yok mudur koca Beşiktaş'ın ikinci bir kornercisi?

Koca Beşiktaş en çok korner attığı sezon olan 2008-2009 sezonunda iki korner golü bulmuş... Tello'nun başına gelenin özeti budur... Bu adamı sahanın içinde disiplinli olacağı bir pozisyona vermezseniz, isterse beş yüz korner atsın, hepsini ancak ön direğe kesecek mecali var Şili'linin... Ben çok sıkıldım Tello'yu önce sağ kanatta, ardından sol kanatta, sonra tekrar sağda sürekli kötü top kullanırken görmekten... Biri çıksın, kurtarsın bizi bu eziyetten...

Beşiktaş:1

Maçın özeti skorda ev sahibi lehine yazan skordan ibaret maalesef... Seneler sonra geri dönüp baktığımızda göreceğimiz de bu... Beşiktaş sadece 1 gol attı ve 1 tane yedi... Sadece 1 puan aldı... Şampiyonluğu bu beraberlikle bir kez daha kaybetti...

Bu kadar az gol üretebilmenin sebebi ortak bir akıl yürütememek... Beni tribünde kendimden geçiren, inanılmaz baskılı futbolun sebebi ise Cisse-Ernst-Sivok üçlüsünün müthiş pozitif futbolu... Üç tane akıllı defansif oyuncunuz varsa, maçı rakip sahaya yıkmanız işte bu kadar kolay... Üstelik rakip çift forvetli, eksiksiz Trabzonspor olsa bile...

Cisse maç içinde bir ara konsantrasyon kaybı yaşadıysa da, kendisinin yerine düşünülen Ernst ile birlikte mükemmel bir orta saha yardımlaşması yarattı... Yazık ki bu ikilinin önünde artık formu yerlerde sürünen, aklını oyuna nedense veremeyen Tello, güvensiz Yusuf, yorumsuz Serdar Özkan başladı maça... Bu üçlüden, hadi Serdar'dan vazgeçtik, bu ikiliden biri biraz daha oyunun içine girebilseydi, ilk yarı çok enteresan bir skorla bitebilirdi...

Öte yandan, Sivok'u pas geçen o inanılmaz ara pas için Cale'ye söyleyecek şey bulamıyorum. Trabzonspor iyi bir golü ancak böyle bir pas ve böyle bir fırsatçılıkla atabilirdi... Bir türlü beğenemediğim Gökhan Ünal, takımının tek gol vuruşu şansını resimde görülen konsantrasyon seviyesiyle isabetli kullanınca işler Trabzonspor lehine dönmeye başladı... Ancak ikinci yarıda Song sürekli Bobo'ya top kullandırmaya başlayınca, yorulduklarını ve golün geleceğini hissettik... Bobo bu topları biraz daha pozitif kullansa, ya da Delgado ve Tello bu topları alıp kendileri kullansa, bugün çok tatmin edici bir galibiyetten bahsedebilecektik...

Neticede, müthiş bir tempoda oynanan maça akılsızca harcanan onlarca duran top ve daracık alanda onlarca pozisyon yaratabilecek fırsatlar damga vurdu... Böyle baskılı oynanan maçlarda son vuruşlardaki beceriksizlik konuşulur olmalıyken, biz hep son vuruşa hazırlanacak son pasın beceriksizliğini konuştuk... Nitekim gömüldükçe gömülen, Nobre'ye mi Bobo'ya mı baksın şaşıran Trabzonspor savunmasına üç ya da dörtten fazla zorlayıcı orta atamadı Beşiktaş hücumcu orta sahaları...

Değişen bir şey yok, 15 Şubat saat 18.59'da şampiyonluk konuşamıyorduk; 20.55'de de konuşamaz kaldık... Bu takımın bu sene sonuna kadar iyi maçlar çıkarmaya namzet olduğu bir gerçek, ancak Denizli'nin mentalitesiyle Beşiktaş'ın bir yere gidemeyeceği de bir o kadar aşikar...

8 Şubat 2009 Pazar

Wishful Thinking...

Bunun tam açıklaması bu, evet... Şampiyonluğu kazanacağını düşünmek, istemek ve en sonunda ise inanmak sadece bununla açıklanabilir: "Wishful Thinking" (düşünceyi istekler doğrultusunda şekillendirmek)... Ecnebilerin güzel söz gruplarından... Bizde buna benzeyen temenni etmek var, ama o kendisini keskin şekilde ayırıyor bundan tabii...

Örneğin, derseniz ki bu sene %40 zam alacağım, o yüzden gideyim şunu şunu yapayım; bu muhtemelen "Wishful Thinking" dediğimiz kavrama tekabülk edecektir... Nitekim Türkiye şartlarında %40 zam almak herkesin başına gelen bir durum değil! Hayata dair planlarınızı bu doğrultuda yapmaya başladığınız noktada siz kendinizi "whishful thinking"e kaptırdınız demektir... Temenni etmek ise ihtimallerin tam olarak farkında olunan noktadadır... %40 zam almanı temenni ediyorum dediğinizde, bilirsiniz ki bu iş zor... Aynı şekilde, takımınız üç pas yapmaktan acizken, herkesi eze eze şampiyon olacağınızı düşünüyorsanız, yine aynı noktadasınız demektir... Bunu da en iyi açıklayacak şey "Wishful Thinking"... Tabii bu olmadan hayat yaşanılır bir yer olmaktan çıkar, düşünsenize, her şeye objektif ya da karamsar baksanız, nasıl aşık olur, nasıl inatçı şekilde mutluluğu kovalar ve nasıl olur da yaşamaya devam edebilirsiniz?

Neyse konumuz Beşiktaş... Ve ben kendi adıma Beşiktaş adına olumlu şekilde düşünme yetimi kaybetmeye başlıyorum, artık olumlu düşüncelerden geçtim, Beşiktaş ile ilgili hayal bile kuramıyorum... Şu anda tek isteğim, kupada Fenerbahçe'yle eşleşip, içerde ve dışarda gerçek anlamda bir heyecan yaşayarak sezonu kapatmak... Çünkü sezonun son kilometrelerine sarkmış derbilere heyecan ve iddia taşıyabileceğimize inanmıyorum, dahası örneğin Fenerbahçe'nin de o maça Şampiyonluk iddiasıyla çıkacağını düşünmüyorum... O tatsız maçlardansa, keyifli bir kupa eşleşmesiyle yürümek, ona bel bağlamak bugün Denizli'ye ve Demirören'e nasıl daha çekici geliyorsa, bana da o kadar çekici geliyor...

Ya tamam ya devam maçı...

Basının en sevdiği klişe başlıklardan biridir: "Ya Tamam Ya Devam Maçı"... O yüzden şu an Beşiktaş'ın durumunu anlatmakta kullanılabilecek en doğru yol bu meşhur klişeyi kullanmak...

Beşiktaş Mustafa Denizli'yle yedinci veya sekizinci defa "ya tamam ya devam maçı"na çıkıyor... Bu iş ligin bu kadar erken haftalarında karşınıza çıkıyorsa, büyük sıkıntınız var demektir... Mümkün mertebe spor sayfası okumaktan kaçındığımdan, gazetelerin saçmalıklarını spor sitelerinden gözüme çarptığı ölçüde takip ediyorum... Son bomba "2009'a süper başlayan Beşiktaş"tı... Kimleri yenmiş Beşiktaş bakalım;

- Yorgunluktan ayakta duramayan Werder Bremen
- Gaziantep BB
- Mucize bir Gaziantepsor galibiyeti
- Denizlispor
- Sezonun garibanı Antalyaspor
- Antalyaspor
- Antalyaspor

Sanırım bu maçların üçünü stadyumda takip edebildim... Sık sık yaptığım bir iştir, üst üste kaç pas yapabildiğimizi sayarım... Örneğin, ligdeki Antalyaspor maçında, benim yakalayabildiğim üst üste beş pas sadece bir defa söz konusu oldu... İşin komik tarafı, bu beş pasın aktörü sadece iki futbolcuydu... Yani şu an televizyonda izlediğim Tottenham Arsenal maçında üst üste yirmi pas yapıp atağa kalkan futbol takımlarının yanında, abartmıyorum, dört pas yapamayan bir takımdan bahsediyoruz... PES, FIFA oynarken bile bilirsiniz ki, iki üç kere pas yaparsanız sahaya yayılırsınız, daha geniş alan kullanabilirsiniz, en önemlisi rakibi üzerinize çeker ve pozisyon bulmaya başlarsınız... Bu takıma monte edilmeye çalışılan Ernst ve gariban Sivok orta sahada kaç kere kendilerini Gökhan Zan ve Zapo'ya gösterebildiler? Daha önemlisi, hala savunmanızda topu dan dun vuran Gökhan Zan'la oynarsanız, nasıl ileri adım atabilirsiniz?

Bu takımın reçetesi, Ertuğrul Sağlam'ın 2007 ve 2008 yıllarında Eylül sonuna kadar oynattığı futbolda gizli... Kendisine ihanet etmeseydi, şu anda şampiyonluk yarışındaki bir Beşiktaş'tan bahsediyor olacaktık... Sol bekte oynamak zorunda olan şımarık Tello, göbekte bu işi en iyi yapan Sivok Zapo olmadan Beşiktaş'ın oynadığına futbol demek imkansız... İki yıldır muhtemelen kaprislerine katlanamayarak Tello'yu ekonomik kullanamadığı bitik enerjisiyle serbest orta saha rolünde oynatmak futbol cinayetidir... Göbekte işleyen sistemden vazgeçip, Sivok'u orta sahaya kaydırmak ancak Zihni Sinir'e yakışacak bir harekettir... Üstelik artık elinde sadece Uğur değil, Ernst de varken... Sonra tabii ki savunmadan çıkamayan toplardan, olmayan akınlardan, "bloklar arası kopukluk"tan bahsederiz... Futbol düşünüldüğü kadar komplex bir oyun değildir...

5 Şubat 2009 Perşembe

The Curious Case of Benjamin Button

Bir haftada üç kere Antalyaspor fazla geleceğinden, belki de mide bulandıracağından, Erkan Zengin'i ilk kez görecek olma ihtimaline rağmen, maçtan vazgeçip, cazip bir teklif olan The Curious Case of Benjamin Button (TCCOBB)'ın özel gösterimine gidiverdik... İyi ki de öyle yapmışız diyecektim... Gel gör ki, Fabian ilk maçına çıkıvermiş İnönü'de... Spor haberlerini sıkı takip etmemenin, bloglara kaptırmanın cezası kesiliverdi böylece...

Film şahane, diyalogları, Forrest Gump'ı anımsatan sahneleri ve "herşeyden biraz olsun"u kotarabilmiş yönetmeniyle mükemmel bir eğlencelik... Beşiktaş'a değişilir mi? Elbette hayır, biz Antalyaspor'a değiştik diyelim... Şimdi gidip Fabian'ı çıplak gözle izleyenleri bulup okuma zamanı...

3 Şubat 2009 Salı

James Troisi

Memleket dışındaydık, sonra araya iş güç girdi, bu adam hakkında iki şey karalayamadık! James Troisi, Eylül'den beri bu memlekette top tepiyor... Newcastle'dan geldiğinden başka bir şeyini bilmediğimden ve Alman Ligi, Premier League diye kanal kanal gezdiğimden olsa gerek gözüme çarpmamıştı, ta ki herkesin gözüne 200 km ile çarptığı Kayserispor maçına kadar...

Tek cümleyle anlatmak lazım, özetlerde izlediğim adam her 90 dakikasını heyecanla beklediğimiz ve hayırlısıyla artık Arsenal'de izleyeceğimiz Arshavin'i hatırlattı bana... Rus ligi bittiğinden, Arshavin'siz kalmıştık, belki Troisi bizi doyuruverir... Üç ayda bir kere gözümüze çarptığına göre, ya uyum sorunu yaşadı ya da istikrarsız... Problemi (hala mevcutsa) ne olursa olsun heyecanla içeride oynayacağımız Gençlerbirliği maçında çıplak gözle izlemeyi bekliyoruz...

Nobre, Nobre Nobre...

Bu tezahüratı hiç sevmedim ama daha iyisi yapılana kadar en iyisi bu işte... Sanki biraz geçiştirmelik... Zamanında daha iyisini karşı tarafın tribünleri yazmıştı bu adam için... O yüzden bir garip zaten... Bobo, Delgado ya da Tello'ya atfedilen tezahüratların yanında epey düşük profilde ve coşkusuz...

Konu tezahürat değil, şimdilik... Konunun başı yukarıdaki resim... Bu resim Nobre sevgimi anlatmaya yetiyor heralde... Taraftarın Pazar akşamı yediğimiz ilk pozisyonda futbolcuların yüzüne bakınca gördüğü o şaşkınlığa isyanı bu sevgi... Seneler önce Toshack Beşiktaş'ı bırakıp (çok şükür ki) Real Madrid'e gittiğinde ve tabii ki Real Madrid'i de çökerttiğinde "Futbolcularım sahada kafası kesik tavuklar gibi, ne yaptıklarını bilmeden koşturuyorlar" demişti... Beşiktaş futbol takımı da bu tanımlamayı sonuna kadar hak ediyordu işte...

Nobre'yi farklı kılan ise, hep doğru şeyleri yapmaya çalışması... Doğru yere gidip topu indirmesi, doğru yerde topla buluşması, en yakındaki arkadaşına pasını vermesi... Nitekim kimse ondan Pascal gibi 70 metrelik bir pasla Münch'ü kaleciyle karşı karşıya bırakacak bir süperstar olmasını istemiyor... Ve tabii ki, bitmek bilmeyen enerjisiyle Rafael Nadal usulü pes etmezliği... Taraftar da onu on haftalık gol orucunda (ah Fotomaç) bu yüzden bağrına bastı işte...

Sonuçta geldiğimiz yer ise Pazar günü... Nobre, kendisine bu vasat-altı tezahüratla, ama gür sesle seslenen Beşiktaşlılara sırtını döndü ve kulübesine gitti... Sahada iyi bir golcü varken bir başkasını sahaya istemek ne kadar riskli bir hareket görmüş olduk böylece... Bobo'yu zaten kaybederken, Nobre'yi de taraftar aracılığıyla kaybetmek... Sakın bu bir vedaya dönüşmesin?

Holosko geldiğinden beri, hepsini ayrı ayrı, ve hepsini aynı şekilde sevdiğimden olsa gerek her maça, hangisi yedekse, ona üzülerek başlıyorum... Şu yazıya bile yansıyan kafa karışıklığını bu ruh hali açıklayabilir sanırım...

21 Ocak 2009 Çarşamba

Taraftar Sosyal Anketi...

Sporu seven, bir şekilde taraftar olduğunu iddia eden herkesin katılması gereken bir anket... Aceto'nun dediği gibi, akademik bir çalışmaya referans olacak...

http://taraftarsosyalanketi.blogspot.com/

19 Ocak 2009 Pazartesi

İbra Gelenektir vol.2...

8 Şubat 2009 günü Beşiktaş JK Mali Kurulu toplanacak... Eğer çoğunluk sağlanamazsa 15 Şubat'ta kesin olarak toplantı gerçekleştirilecek... Mali Kurul'un ne kadar önemli olduğunu kimsenin bilmediği bir ülkede yaşıyor olmalıyız ki, kulüplerin ibra edilememesinin ne kadar da alçaltıcı bir durum olduğundan dem vurulur bu memlekette... Oysa açıklanamaz, anlatılamaz şekilde olması gerekenden fazla para harcayıp, bunun karşılığında kendi cari hesabınızı artırırsanız ve bu işi en son apması gereken yönetici pozisyonundaysanız, hesap vermek zorundasınız... Tersine dünya memleketimde aksi yaşansa da, ibra edilememek yolsuzluk iddiasıyla suçlanan kişilerin, yönetimlerin karasıdır, kulüplerin değil...

İş hayatıma denetim sektöründe başladığımdan ve yıllarca hem dahili hem de harici denetimlerde bulunduğumdan olsa gerek, teker teker, kayıt kayıt incelemek istiyorum Beşiktaş'ın giderlerini... Üzerine, tüzüğe ek çıkarmak istiyorum, kulüp yönetimindeki herhangi bir kimsenin kulübe borç veremeyeceğine dair... Ya da belli rasyolara kısıtlamalı kulübe verilecek borçları (Yıllık Gelirin %50'si vs. gibi)... Zaten aklım almıyor, Sayın Güreli'nin yönetimde olduğu günlerde ve bu kulübün borcunu bugün Türkiye'de yaşayan herhangi bir adamın kredi kartı borcu seviyesine çektiğinde neden bunu yapmadığını...

Anlatacak, volume volume yazılacak çok şey var tabii... Ama ben şunu biliyorum, beş senemi verdiğim bu işten öğrendiğim tek satırlık bir bilgim bile varsa eğer,ben şu yönetim kurulunu ibra edecek oyu vermezdim, veremezdim... Oyunu ibra lehinde kullanacak insanlara da küçük bir sınav yapmak isterdim, verdikleri oyun ne anlama geldiğine dair bilgilerini sınamak adına... Çocuğumun üzerine güvenle giydireceğim siyah beyazların ve o tribünlerde hayalini kurduğum geleceğimin hesabını başka nasıl verebilirim ki...

* Karikatürün tercümesi: "Milby, bu departmanda yolsuzluk olduğuna dair raporlar aldık, bu konu hakkında bir şeyler biliyor musun?"

Güllerin İçinden...

Hayatımda en pişman olduğum şey, kendimi bir enstrümana yöneltememek oldu sanırım... Bunun en çok vücud bulduğu şarkılardan biri ise Güllerin İçinden olsa gerek... Hele o nasıl bir solodur, bitene kadar alıp, başka dünyalara götürür insanı... Her sene, gitmeyi ihmal etmediğim MFÖ konserlerinde, Özkan Uğur'u bu şarkıyı çalarken görmek için büyük heyecanla beklemem de ondandır...

Beşiktaş'ı düşününce Güllerin İçinden söyler buluyorum kendimi... Koşarak gelsin istediğim şey bir insandan, ya da onun doğrudan temsil ettiklerinden ibaret değil... O yüzden Seba'yı istiyorum diyemem, Metin-Ali-Feyyaz'ı Beşiktaş'tan parça parça nasıl kopardığı gözümün önünden gitmediğinden... Ve onlar gittiğinden beri mutluluklar ve başarılar Dolmabahçe'yi ıska geçtiğinden...

Sanırım sadece bir umut bu beklenen... Geceyarısını biraz geçe, karanlık köküne kadar çöktüğünde, ay ışığına küs bir İstanbul evinde korkmuş bir çocuğun sabah uyandığında korkularının aydınlıkta yanacağı umuduyla, huzurla uykuya dalabildiği gibi, ben de kendime kesin bir umut kaynağı arıyorum Beşiktaş için... Evet, bu umut kurtaracak bizi diyebilmek istiyorum... Bunu diyebilmek ve onun arkasından yürümek, düne değil, yarına gitmek istiyorum... Domine edilmiş bir lig, domine edilmiş şampiyonluklar, Avrupa Kupaları değil istediğim, biraz ilkeli, biraz tutarlı ve en önemlisi Beşiktaşlı bir umut istiyorum, ister güllerin içinden gelsin, isterse dikenlerin...

16 Ocak 2009 Cuma

Diego'lu Werder Bremen...

Dünkü maça hazırlık maçı demek bile zor... Benim alıştığım Diego ve askerleri çok daha enteresan, süratli ve keyifli bir futbol takımı... Kendilerini pek zorlamadılar...

Her sene Werder Bremen'le maç yapılır, hatırlıyorum Ailton'un hat-trick'iyle 3-2 yenmiştik Antalya'da... Sonra 4-0 kaybettik... Dün de kazandık... Ölçü olmadığı ortada, 3-2 kazandığımız sezon dibe vurduk, 4-0 kaybettikten sonra Şampiyonluk için final maçına çıktık...

Takım da pek kendini belli etmedi, o yüzden bu maça futbol anlamında söyleyecek pek bir şey yok... Biraz Tello, biraz Holosko, bir de bildik Toraman...

O muhteşem yan hakeme ne demeli peki? Futbolun en güzel anlarından biri tam göbekten hücumcunun müthiş bir arapasla on metre öne çıkıp, kaleciyle karşı karşıya kaldığı an değil midir? İki devrede, karşılıklı birer mükemmel pozisyon kesti yan hakem... Sen neden oradasın o zaman demezler mi sana... Orijinal Ronaldo'yu Barça'da bu pasları alıp, kalecilere attığı olağanüstü çalımlarla büyük futbolcu ilan etti dünya... Demek bizim bu yan hakemler gitse oraya, böyle goller de izleyemeyecektik...

15 Ocak 2009 Perşembe

Jübile? Neden olmasın...

Doğan Haber Ajansı müjdelemiş... Neden olmasın...

14 Ocak 2009 Çarşamba

Amatör Ruh...

Şairler Parkı'nda Rüştü'yle karşılaşan Marmara'nın hikayesini okudum...

Tok açın halinden anlamaz misali futbolcularımız... Değişen çok şey var ama en çok değişeni en öne koymak lazım...

Sen bir semtin sevdasını alıp, semtin uzaklarına dağlar tepeler aşıp, taşırsan; o ultra-modern mekanında yaşatırsan onları, ve bilmezlerse kim için, neden üzerlerine o renkleri giydiklerini, iş o noktada bitiverir işte... Profesyonel Ruh'lu seyirciye alışmış, senin geçtiğin süreci on yıl önce bitirmiş bir takıma senelerce kaptanlık yapmış adamı iki haftada bir iki saatliğine o tribünlerin bin tane koltuğunu eskitmiş Amatör Ruh'lu taraftarın karşısına koyarsan başına gelecek olan budur işte...

Oysa ne kadar güzeldi, 3-0'dan sonra kaybedilen turun, sabah uyanacak çocuğa söylenemeyeceklerin hesabını bizzat kaptana sorabilmek... Kaptanı mahçup edebilmek... Mahçup olmayanları yeşil sahaya doldurmaya devam edersen, betonarme nereye kadar dolacak peki?

Bir arkadaş yorumlara yazmış, "Semt takımı kavramı küçük düşünmektir" diye... Sanırım fikrimiz biraz yanlış anlaşılmış bu konuda... Benim bahsettiğim şey şu, bir kavramı ya da oluşumu özünden uzaklaştırdığınızda, farklılaştırdığınızda değersiz kılarsınız... Fenerbahçe hep büyük iddiaların takımı olmuş bugüne kadar... Gitmiş ligi altıncı bitirmiş, "Rivaldo'yu getiricem bu sefer" demiş, Avrupa'ya gidememiş ama "en büyük benim" iddiasında bulunmuş... Daha önemlisi, bu söylediklerine hep inanmış ve inandığı için de doğrunun bu olduğuna inanıyor... Fenerbahçe'nin bu yüzden altyapıdan yetiştirdiği futbolcularla, ucuza aldığı yabancıları yetiştirip Arsenal modeli bir takımla yürümesi düşünülemez zaten... Adam gidip Avrupa Şampiyonu takımın üç numaralı golcüsünü, Teknik Direktörünü alıyor getiriyor. Sen bu takıma Arsenal modelini getirirsen, bünye bunu reddeder ve ne olursa olsun yıldız futbolcu olsun aşığı taraftarını sevdalılarını kaybedersin...

Aynı durum Beşiktaş için de geçerli... Beşiktaş'ın kendine has, samimi ve sıcak havasıdır Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan... Bunu rakip takım taraftarı bir kaç yıl öncesine kadar "Beşiktaş'ı ikinci takımım olarak görüyorum" şeklinde açıklardı... Sebebi basitti, iddialı olmayı sadece sahadaki takımına bırakan, kendi halinde yürümeye çalışan ve büyüklüğünü bu sayede edinen bir camiaydı Beşiktaş... Bunu son otuz yılın büyük çoğunluğunda damgasını vurmuş Seba ve onun ekolündeki yönetim, teknik heyet ve futbolcular ortaya çıkarmıştı... Ama daha önemlisi, çocukluğumun ve ilk gençliğimin Beşiktaş'ında, tıpkı yıllar önce Şeref Stadı'nda olduğu gibi, her idman sonrası yerli-yabancı futbolcularla göz göze duran, forma imzalatan, sohbet eden taraftarlar vardı... Düşünüyorum, hayatımın en güzel anlarından biri, Fulya'da Şifo Mehmet'e uzanıp, "Mehmet Abi, maç biletimi getirdim imzalar mısın?" dediğim 16 yaşımın baharındaki o gün değil miydi zaten... "Getir bakalım, naparız bu hafta?" dediğinde büyük kaptan, hissettiklerimi hangi çocuk bilecek yarın? Sanki Şifo doğuştan Beşiktaş aşığı mıydı biz gibi? Ya da bedavaya mı oynuyordu siyah beyazlarla? Elbette hayır... Önemli olan tek şey, bu formayı giyen adamlara otuz bin adamı betonun üstünde tepindiren hissiyatı yakından verebilmek... Yediyüz kilometre yolu 83 model otobüs sırtında götüren, karda kıyamette biriktirdiği, uğruna aç kaldığı paraları bilete yatırmasına sebep olan, anasına, karısına, kardeşine küslüğüne neden, Beşiktaş taraftarı olma hissiyatını onlara verebilmek... Göz göze, konuşarak, karşılıklı bir şeyler hissederek orada olmak... Tel örgülerin arkasından da olsa hesap verebilmek, yüzünün ifadesini akıllara kazımak...

Oysa bugün taraftarla futbolcu ya medya sütunlarındaki haberlerin yorumlarında, ya da İnönü'nün sabırsız sıralarında karşılaşıyor... İşin özeti, taraftar futbolcuya vereceği elektriği, hissiyatı, aidiyeti veremiyor... Denizli'nin yaptığı tek doğru tespit de bu değil mi zaten... "Futbolcular camianın şampiyonluğa olan inancını ve özlemini taşımıyorlar" diyor... Semtin takımını semtten uzaklaştırıp, dağın başında modern tesislerde çalıştırırsanız, onların üzerine giydirdiğiniz formadan daha fazla Beşiktaşlılık öğretemezsiniz... Hele ki onbir futbolcunuzun altısı yabancı, ikisi eski Fenerbahçeliyse...

Bu konu hakkında yazacak çok şey var, şimdilik burada bırakalım...

9 Ocak 2009 Cuma

Bu mu benim Beşiktaş'ım?

Uzun süredir herhangi bir şey yazamadım buraya. Gerek iş gerekse de özel hayat karmaşaları, sorumlulukları diyelim. Tüm bu hengamenin arasında blog'da, yazı yazmam da, Beşiktaş da aynı noktada kesişti kendi açımdan. Şöyle izah edeyim bunu sizlere:

Beşiktaş benim için bir kaçış, Beşiktaş benim için bir kurtuluş, Beşiktaş benim için bir mutluluk yolu oldu ömrüm boyunca. Ne zaman kendi hayatımın gerçeklerinden ve acılarından uzaklaşmak istesem hep sırtımı Beşiktaş'ıma yasladım, O'nun siyah-beyaz gölgesinde ağladım. Benim için bu kadar anlamlı ve önemli Beşiktaş.

Son bir haftadır zor günler geçirdim. Belki burda anlatılmayacak kadar özel ve önemli şeyler... Ama bu yaşadıklarımın sonunda blog takipçilerini ilgilendirebileceğini sandığım bişeyin farkına vardım. Her zor anımda benim yardımına ihtiyaç duyduğum Beşiktaş'ıma bir kez daha başvurdum herşeyin sonunda. "Bu kadar kendimi hırpaladığım yeter, siyah-beyaz bana huzur verir" dedim, geçtim bilgisayarın karşısına. Beşiktaş haberlerine baktım oyalanmak için. Karşıma çıkanlar Yıldırım Demirören ve basiretsiz açıklamaları, Sinan Engin ve kifayetsiz iddiaları, adını sanını duymadığımız menacerler ve Beşiktaş'ıma attıkları kazıklar, yapılan yanlış transferler ve kaybettiklerimiz, amatör branşlardaki anlamsız boşluklar... Bunlar Beşiktaş ile büyümüş çocukların çok sık karşılaştığı durumlar değildir. Evet transfer konusunu bu bütünün belki dışında tutabiliriz ama Beşiktaşlı hiç bir zaman yönetiminden, menacerinden, futbolcusundan utanıp da başını öne eğmemiştir tarih boyunca. İşte ben de bunu farkettim ki, hayatımın gerçeklerinden kaçıp sığındığım Beşiktaş'ımın hali benim hayatımdan çok çok daha kötü bir durumda.

Sindiremedim içime, yerimden kalkıp semte gitmek, en azından Beşiktaş'ı solumak istedim. Tüm taraftarların yüzündeki kaygı ve sıkıntı o kadar belliydi ki, kendimi belki de olduğundan daha kötü hissettim. Her zaman bana çözüm olan Beşiktaş'ım neden bu haldeydi? Neden artık bana bu kadar yabancı geliyordu? Bunun cevabını bilmeyen bir Beşiktaşlı yoktur herhalde, sebeplerini anlatmama gerek dahi yok. Herkes bıktı zaten bunların muhasebesinden.

Bu sabah gene kötü bir şekilde uyandım ve işime gittim. Hayattan bağlarını koparmış her adam gibi benim de ne gündemden ne de herhangi bir olaydan haberim yok, sadece yaşıyorum. Karşılaştığım ilk arkadaşım "hayırlı olsun, Yusuf'u almışsınız" dedi. Yusuf? Kim ki Yusuf? Düşünerek kim olduğunu bulamadım açıkçası, o derece aklımdan geçmeyecek bir isim. İlk başta yeni moda olan U-21 milli takımdan bir genç veya bir şekilde isim yapmış bir gurbetçi sandım. Gözlerimdeki anlamsız bakışları farkeden arkadaşım tamamladı "Yusuf Şimşek"...

Demirören, Denizli ve yönetim üçlüsünü düşününce çok enteresan gelmedi bana transfer. "İnşallah çok para vermemişizdir" diye düşünürken gazetelerden karşılığında Aydın Karabulut'un bonservisiyle birlikte verildiğini okudum. İşte o anda kafamda bu soru yankılanmaya başladı: "Bu mu benim Beşiktaş'ım?"

Yusuf Şimşek...



Bunu da yazmak lazım tabii... Yarın öbür gün alınmaz belki, bu kadar ağır tepki çekmişken... Ama bu konu gerçektir... Yusuf Şimşek Beşiktaş'a transfer edilmeye çalışılıyor ve belli ki bu eski hocası Mustafa Denizli tarafından takip ediliyor...

Sanırım Mustafa Denizli altı yıllık bir uykudan yeni uyanmış... Yusuf Şimşek Denizlispor'un Bülent Akın ve Ümit Bozkurt ile birlikte satarak son Anadolu vurgununu yaptığı futbolculardan biridir... Hatta eminim Denizlispor yıllarca bu transferlerden gelen parayla dönmüştür... O günden sonra da görülmüştür ki, ne Ümit Bozkurt ne Bülent Akın ne de Yusuf Şimşek büyük takım futbolcusu değildir... Ayhan Akman'la başlayıp, bu üçlüyle biten yüksek bonservisli Anadolu transferleri de son bulmuştur...

Şimdi, hal böyleyken, altı yıldır yaptığı en başarılı iş bir takımı küme düşmekten kurtarmak olmuş Yusuf Şimşek'i kim transfer edebilir? Bu bölgede eksikliği olan, ve en azından biraz olsun alternatif arayan Trabzonspor mu... Yoksa her ne kadar biri tribünde sevilse de, Nobre ile Rüştü de gitse de kurtulsak rakip geçmişli adamlardan diyen adamlarla dolu Beşiktaş mı... Sorunun cevabı açık... Nitekim, bu kulüplerden birinin başkanı ilkeleri olmayan, yedi sene önce Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu feci şekilde imrenerek izlemiş biri... Ondandır ki o kadronun futbolu bırakamamışlarını Beşiktaş'a doldurmuş olsun... Sayıyorum dikkatle okuyun...

TD: Mustafa Denizli
1: Rüştü
2: Ali Güneş
3: Mustafa Doğan
4: Yusuf Şimşek

Evet beş kişi...

Diğerleri de şöyle:
5: Mehmet Yozgatlı
6: Mert Nobre
7: Tayfun Korkut

Daha vardır ama hatırlayamıyorum açıkçası... Bunların yanına Serhat da alınmaya çalışıldı tabii...

Delirmemek elde değil... Camianın çöküşünü semtten uzaklaşmaya bağlayan bir şeyler yazmayı düşünürken, sabah sabah titreyen ellerle anca bu kadar...

İbra Gelenektir...


İbra Beşiktaş'ta bir gelenekmiş... Bu biraz Vefa İstanbul'da bir semttir hikayesine benziyor ama benim anlatacağım şey başka...

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Mali Genel Kurulu'nda bu adamı ve yönetimini ibra eden sevgili üyeler... Siz Beşiktaşlı falan değilsiniz, lanet olsun ki olamazsınız... Beşiktaş'ın geleneğini, gerçeklerini ve en acısı geleceğini sattınız... Önümüzdeki otuz kırk yılda, çoluk çocuğumla yaşatmayı düşündüğüm Beşiktaşlılık geleneğine, Dolmabahçe yürüyüşlerine, semte ait binlerce ritüele bomba koydunuz ve artık patlattınız... Söylenecek hiç bir şey yok artık, çünkü ortada Beşiktaşlılık kalmadı, sevgi, heyecan, huzur yok artık Beşiktaş'ta...

İşte web sitesindeki haber, beni sabah sabah delirten, ellerimi titreten, elbette ki alışkanlıktan olsa gerek "bu kadarı da olmaz" dedirtemeyen muhteşem haber... Adam başkandan özür dilemiş... Yalanlama, düzeltme yok, menajer tarafından özür dilenmiş... "Başkan kusura bakma, ben ettim sen etme, ben ortaya koydum senin nasıl bu kulübün parasını kendi hesabına yazdığını, ama sen büyük adamsın" demiş, ve utanılmadan bu haber, yolsuzluğun belgesi İnternet Sitesi'nde yayınlanmış... Yarın öbürgün uyanırlar da kaldırırlar diye yazıyorum ve şuraya da yapıştırıyorum... Buyrun bu yönetimi ibra eden sivrizekalılar, eseriniz...

24 Aralık 2008 Çarşamba

Tribün Sevdası...

Tribün sevdası böyle bir şey işte... Aradan geçen gün henüz üç... Sinirlendik, delirdik, işkillendik bir şeylerden, ama geçti yine... Yarın maç olsa, sabah 10'da gitmek gerekse (keşke) orada olacağız yine...

Bu, futbol sevgisinden nasibini almamış birinin hayali değil elbet... Haftasonuna sıkıştırabileceği maximum maç sayısını hesaplamayanların işi olmaz bu hayallerle... Rakip tribünde izlediği maçların ezber bozmak yolundaki katkısını görmeyenler de anlamazlar... Tek taraflılar, rakibin mağlubiyetini izlerken kendinden geçenler, rekabeti taraf olarak izlemedikçe keyif almayanlar anlamaz bunu...

Kazanırsa başka türkü söyleyeceğiz, kaybederse baska... Bugünün, yarından ve dünden tek farkı bu olacak bizler için... Mühim olan, yeşil zemine 35-45 derece açıyla bakan betonarmede yer bulabilmek sadece...