14 Ocak 2009 Çarşamba

Amatör Ruh...

Şairler Parkı'nda Rüştü'yle karşılaşan Marmara'nın hikayesini okudum...

Tok açın halinden anlamaz misali futbolcularımız... Değişen çok şey var ama en çok değişeni en öne koymak lazım...

Sen bir semtin sevdasını alıp, semtin uzaklarına dağlar tepeler aşıp, taşırsan; o ultra-modern mekanında yaşatırsan onları, ve bilmezlerse kim için, neden üzerlerine o renkleri giydiklerini, iş o noktada bitiverir işte... Profesyonel Ruh'lu seyirciye alışmış, senin geçtiğin süreci on yıl önce bitirmiş bir takıma senelerce kaptanlık yapmış adamı iki haftada bir iki saatliğine o tribünlerin bin tane koltuğunu eskitmiş Amatör Ruh'lu taraftarın karşısına koyarsan başına gelecek olan budur işte...

Oysa ne kadar güzeldi, 3-0'dan sonra kaybedilen turun, sabah uyanacak çocuğa söylenemeyeceklerin hesabını bizzat kaptana sorabilmek... Kaptanı mahçup edebilmek... Mahçup olmayanları yeşil sahaya doldurmaya devam edersen, betonarme nereye kadar dolacak peki?

Bir arkadaş yorumlara yazmış, "Semt takımı kavramı küçük düşünmektir" diye... Sanırım fikrimiz biraz yanlış anlaşılmış bu konuda... Benim bahsettiğim şey şu, bir kavramı ya da oluşumu özünden uzaklaştırdığınızda, farklılaştırdığınızda değersiz kılarsınız... Fenerbahçe hep büyük iddiaların takımı olmuş bugüne kadar... Gitmiş ligi altıncı bitirmiş, "Rivaldo'yu getiricem bu sefer" demiş, Avrupa'ya gidememiş ama "en büyük benim" iddiasında bulunmuş... Daha önemlisi, bu söylediklerine hep inanmış ve inandığı için de doğrunun bu olduğuna inanıyor... Fenerbahçe'nin bu yüzden altyapıdan yetiştirdiği futbolcularla, ucuza aldığı yabancıları yetiştirip Arsenal modeli bir takımla yürümesi düşünülemez zaten... Adam gidip Avrupa Şampiyonu takımın üç numaralı golcüsünü, Teknik Direktörünü alıyor getiriyor. Sen bu takıma Arsenal modelini getirirsen, bünye bunu reddeder ve ne olursa olsun yıldız futbolcu olsun aşığı taraftarını sevdalılarını kaybedersin...

Aynı durum Beşiktaş için de geçerli... Beşiktaş'ın kendine has, samimi ve sıcak havasıdır Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan... Bunu rakip takım taraftarı bir kaç yıl öncesine kadar "Beşiktaş'ı ikinci takımım olarak görüyorum" şeklinde açıklardı... Sebebi basitti, iddialı olmayı sadece sahadaki takımına bırakan, kendi halinde yürümeye çalışan ve büyüklüğünü bu sayede edinen bir camiaydı Beşiktaş... Bunu son otuz yılın büyük çoğunluğunda damgasını vurmuş Seba ve onun ekolündeki yönetim, teknik heyet ve futbolcular ortaya çıkarmıştı... Ama daha önemlisi, çocukluğumun ve ilk gençliğimin Beşiktaş'ında, tıpkı yıllar önce Şeref Stadı'nda olduğu gibi, her idman sonrası yerli-yabancı futbolcularla göz göze duran, forma imzalatan, sohbet eden taraftarlar vardı... Düşünüyorum, hayatımın en güzel anlarından biri, Fulya'da Şifo Mehmet'e uzanıp, "Mehmet Abi, maç biletimi getirdim imzalar mısın?" dediğim 16 yaşımın baharındaki o gün değil miydi zaten... "Getir bakalım, naparız bu hafta?" dediğinde büyük kaptan, hissettiklerimi hangi çocuk bilecek yarın? Sanki Şifo doğuştan Beşiktaş aşığı mıydı biz gibi? Ya da bedavaya mı oynuyordu siyah beyazlarla? Elbette hayır... Önemli olan tek şey, bu formayı giyen adamlara otuz bin adamı betonun üstünde tepindiren hissiyatı yakından verebilmek... Yediyüz kilometre yolu 83 model otobüs sırtında götüren, karda kıyamette biriktirdiği, uğruna aç kaldığı paraları bilete yatırmasına sebep olan, anasına, karısına, kardeşine küslüğüne neden, Beşiktaş taraftarı olma hissiyatını onlara verebilmek... Göz göze, konuşarak, karşılıklı bir şeyler hissederek orada olmak... Tel örgülerin arkasından da olsa hesap verebilmek, yüzünün ifadesini akıllara kazımak...

Oysa bugün taraftarla futbolcu ya medya sütunlarındaki haberlerin yorumlarında, ya da İnönü'nün sabırsız sıralarında karşılaşıyor... İşin özeti, taraftar futbolcuya vereceği elektriği, hissiyatı, aidiyeti veremiyor... Denizli'nin yaptığı tek doğru tespit de bu değil mi zaten... "Futbolcular camianın şampiyonluğa olan inancını ve özlemini taşımıyorlar" diyor... Semtin takımını semtten uzaklaştırıp, dağın başında modern tesislerde çalıştırırsanız, onların üzerine giydirdiğiniz formadan daha fazla Beşiktaşlılık öğretemezsiniz... Hele ki onbir futbolcunuzun altısı yabancı, ikisi eski Fenerbahçeliyse...

Bu konu hakkında yazacak çok şey var, şimdilik burada bırakalım...

9 Ocak 2009 Cuma

Bu mu benim Beşiktaş'ım?

Uzun süredir herhangi bir şey yazamadım buraya. Gerek iş gerekse de özel hayat karmaşaları, sorumlulukları diyelim. Tüm bu hengamenin arasında blog'da, yazı yazmam da, Beşiktaş da aynı noktada kesişti kendi açımdan. Şöyle izah edeyim bunu sizlere:

Beşiktaş benim için bir kaçış, Beşiktaş benim için bir kurtuluş, Beşiktaş benim için bir mutluluk yolu oldu ömrüm boyunca. Ne zaman kendi hayatımın gerçeklerinden ve acılarından uzaklaşmak istesem hep sırtımı Beşiktaş'ıma yasladım, O'nun siyah-beyaz gölgesinde ağladım. Benim için bu kadar anlamlı ve önemli Beşiktaş.

Son bir haftadır zor günler geçirdim. Belki burda anlatılmayacak kadar özel ve önemli şeyler... Ama bu yaşadıklarımın sonunda blog takipçilerini ilgilendirebileceğini sandığım bişeyin farkına vardım. Her zor anımda benim yardımına ihtiyaç duyduğum Beşiktaş'ıma bir kez daha başvurdum herşeyin sonunda. "Bu kadar kendimi hırpaladığım yeter, siyah-beyaz bana huzur verir" dedim, geçtim bilgisayarın karşısına. Beşiktaş haberlerine baktım oyalanmak için. Karşıma çıkanlar Yıldırım Demirören ve basiretsiz açıklamaları, Sinan Engin ve kifayetsiz iddiaları, adını sanını duymadığımız menacerler ve Beşiktaş'ıma attıkları kazıklar, yapılan yanlış transferler ve kaybettiklerimiz, amatör branşlardaki anlamsız boşluklar... Bunlar Beşiktaş ile büyümüş çocukların çok sık karşılaştığı durumlar değildir. Evet transfer konusunu bu bütünün belki dışında tutabiliriz ama Beşiktaşlı hiç bir zaman yönetiminden, menacerinden, futbolcusundan utanıp da başını öne eğmemiştir tarih boyunca. İşte ben de bunu farkettim ki, hayatımın gerçeklerinden kaçıp sığındığım Beşiktaş'ımın hali benim hayatımdan çok çok daha kötü bir durumda.

Sindiremedim içime, yerimden kalkıp semte gitmek, en azından Beşiktaş'ı solumak istedim. Tüm taraftarların yüzündeki kaygı ve sıkıntı o kadar belliydi ki, kendimi belki de olduğundan daha kötü hissettim. Her zaman bana çözüm olan Beşiktaş'ım neden bu haldeydi? Neden artık bana bu kadar yabancı geliyordu? Bunun cevabını bilmeyen bir Beşiktaşlı yoktur herhalde, sebeplerini anlatmama gerek dahi yok. Herkes bıktı zaten bunların muhasebesinden.

Bu sabah gene kötü bir şekilde uyandım ve işime gittim. Hayattan bağlarını koparmış her adam gibi benim de ne gündemden ne de herhangi bir olaydan haberim yok, sadece yaşıyorum. Karşılaştığım ilk arkadaşım "hayırlı olsun, Yusuf'u almışsınız" dedi. Yusuf? Kim ki Yusuf? Düşünerek kim olduğunu bulamadım açıkçası, o derece aklımdan geçmeyecek bir isim. İlk başta yeni moda olan U-21 milli takımdan bir genç veya bir şekilde isim yapmış bir gurbetçi sandım. Gözlerimdeki anlamsız bakışları farkeden arkadaşım tamamladı "Yusuf Şimşek"...

Demirören, Denizli ve yönetim üçlüsünü düşününce çok enteresan gelmedi bana transfer. "İnşallah çok para vermemişizdir" diye düşünürken gazetelerden karşılığında Aydın Karabulut'un bonservisiyle birlikte verildiğini okudum. İşte o anda kafamda bu soru yankılanmaya başladı: "Bu mu benim Beşiktaş'ım?"

Yusuf Şimşek...



Bunu da yazmak lazım tabii... Yarın öbür gün alınmaz belki, bu kadar ağır tepki çekmişken... Ama bu konu gerçektir... Yusuf Şimşek Beşiktaş'a transfer edilmeye çalışılıyor ve belli ki bu eski hocası Mustafa Denizli tarafından takip ediliyor...

Sanırım Mustafa Denizli altı yıllık bir uykudan yeni uyanmış... Yusuf Şimşek Denizlispor'un Bülent Akın ve Ümit Bozkurt ile birlikte satarak son Anadolu vurgununu yaptığı futbolculardan biridir... Hatta eminim Denizlispor yıllarca bu transferlerden gelen parayla dönmüştür... O günden sonra da görülmüştür ki, ne Ümit Bozkurt ne Bülent Akın ne de Yusuf Şimşek büyük takım futbolcusu değildir... Ayhan Akman'la başlayıp, bu üçlüyle biten yüksek bonservisli Anadolu transferleri de son bulmuştur...

Şimdi, hal böyleyken, altı yıldır yaptığı en başarılı iş bir takımı küme düşmekten kurtarmak olmuş Yusuf Şimşek'i kim transfer edebilir? Bu bölgede eksikliği olan, ve en azından biraz olsun alternatif arayan Trabzonspor mu... Yoksa her ne kadar biri tribünde sevilse de, Nobre ile Rüştü de gitse de kurtulsak rakip geçmişli adamlardan diyen adamlarla dolu Beşiktaş mı... Sorunun cevabı açık... Nitekim, bu kulüplerden birinin başkanı ilkeleri olmayan, yedi sene önce Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu feci şekilde imrenerek izlemiş biri... Ondandır ki o kadronun futbolu bırakamamışlarını Beşiktaş'a doldurmuş olsun... Sayıyorum dikkatle okuyun...

TD: Mustafa Denizli
1: Rüştü
2: Ali Güneş
3: Mustafa Doğan
4: Yusuf Şimşek

Evet beş kişi...

Diğerleri de şöyle:
5: Mehmet Yozgatlı
6: Mert Nobre
7: Tayfun Korkut

Daha vardır ama hatırlayamıyorum açıkçası... Bunların yanına Serhat da alınmaya çalışıldı tabii...

Delirmemek elde değil... Camianın çöküşünü semtten uzaklaşmaya bağlayan bir şeyler yazmayı düşünürken, sabah sabah titreyen ellerle anca bu kadar...

İbra Gelenektir...


İbra Beşiktaş'ta bir gelenekmiş... Bu biraz Vefa İstanbul'da bir semttir hikayesine benziyor ama benim anlatacağım şey başka...

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Mali Genel Kurulu'nda bu adamı ve yönetimini ibra eden sevgili üyeler... Siz Beşiktaşlı falan değilsiniz, lanet olsun ki olamazsınız... Beşiktaş'ın geleneğini, gerçeklerini ve en acısı geleceğini sattınız... Önümüzdeki otuz kırk yılda, çoluk çocuğumla yaşatmayı düşündüğüm Beşiktaşlılık geleneğine, Dolmabahçe yürüyüşlerine, semte ait binlerce ritüele bomba koydunuz ve artık patlattınız... Söylenecek hiç bir şey yok artık, çünkü ortada Beşiktaşlılık kalmadı, sevgi, heyecan, huzur yok artık Beşiktaş'ta...

İşte web sitesindeki haber, beni sabah sabah delirten, ellerimi titreten, elbette ki alışkanlıktan olsa gerek "bu kadarı da olmaz" dedirtemeyen muhteşem haber... Adam başkandan özür dilemiş... Yalanlama, düzeltme yok, menajer tarafından özür dilenmiş... "Başkan kusura bakma, ben ettim sen etme, ben ortaya koydum senin nasıl bu kulübün parasını kendi hesabına yazdığını, ama sen büyük adamsın" demiş, ve utanılmadan bu haber, yolsuzluğun belgesi İnternet Sitesi'nde yayınlanmış... Yarın öbürgün uyanırlar da kaldırırlar diye yazıyorum ve şuraya da yapıştırıyorum... Buyrun bu yönetimi ibra eden sivrizekalılar, eseriniz...

24 Aralık 2008 Çarşamba

Tribün Sevdası...

Tribün sevdası böyle bir şey işte... Aradan geçen gün henüz üç... Sinirlendik, delirdik, işkillendik bir şeylerden, ama geçti yine... Yarın maç olsa, sabah 10'da gitmek gerekse (keşke) orada olacağız yine...

Bu, futbol sevgisinden nasibini almamış birinin hayali değil elbet... Haftasonuna sıkıştırabileceği maximum maç sayısını hesaplamayanların işi olmaz bu hayallerle... Rakip tribünde izlediği maçların ezber bozmak yolundaki katkısını görmeyenler de anlamazlar... Tek taraflılar, rakibin mağlubiyetini izlerken kendinden geçenler, rekabeti taraf olarak izlemedikçe keyif almayanlar anlamaz bunu...

Kazanırsa başka türkü söyleyeceğiz, kaybederse baska... Bugünün, yarından ve dünden tek farkı bu olacak bizler için... Mühim olan, yeşil zemine 35-45 derece açıyla bakan betonarmede yer bulabilmek sadece...

23 Aralık 2008 Salı

Bazen Sevinç Paso Keder...

Tezahürat buna dönüştü önce... Sonra da hocaya sitemle süslendi... Dönüşmesi gereken, gitmesi gereken tek adama ise hala gitmedi... O da tuttu PFDK'ya gitti, oniki yıldır bu ligi çekip çeviren, sana tek şampiyonluğunu popülarite patlaması yaşadığın senede veren dekodere değil, hakem komitesinin başına gitti ve üstelik küfür etti... Yine beceremedi, zaten beceremeyecek...

"Kutu"nun içindeki çok sesli koronun hikayesi de bitti artık... Evet yine bağıracağız, yine eğleneceğiz beraber belki... Mottomuz "bazen sevinç", öyle değil mi... Ama bitti bu hikaye, uzatmalarını oynuyor artık... Kağıt üstünde şampiyon olabilme ihtimaline satıldı Beşiktaşlılık... Zamanı bir türlü gelmeyen protesto masallarına peşkeş çekildi...

2 Aralık 2008 Salı

Bir Tekmenin Hatırı..

Juninho... Benim için hala dünyanın bir numaralı duran top uzmanı... Çok uzak değil, daha senenin başında kaş göz yapıp da attırdığı muhteşem gol aklımda...

Önceki hafta şahane bir maç yaptı Lyon ve PSG... Parc des Princes'in önünde son derece agresif oynadı ev sahibi takım... O ara 1-0 geridelerken Juninho bir topa çok kötü vurup kendini sakatladı... Çok sinirlendi, gitti bir tekme salladı Rothen'e, en ayarsızından... En az on maç men almalı futbola yakışmayan böyle çirkin adamlar... Tabii duran top uzmanının başına gelen bu olmadı, sadece iki maç ceza ile yırtıverdi...

29 Kasım 2008 Cumartesi

Bazen kayıp gidiverir elinden...

Bazen kayıp gidiverir elinden bazı şeyler... Arkasından
bakakalırsın.

Kimisi ise yeniden çıkar karşına. Bu sefer öyle bir sarılırsın
ki kaçamaz, yapışıverirsin yakasına... Yapışacağız bu sefer,
nereye gitse peşinde olacağız. Kaçış yok, haftaya da
yanındayız... Nereye giderse oraya...

Varsın senin başındaki gitsin iki titrekle başlasın derbilere...
Varsın hak etmediklerin gelsin başına. Biz yanındayız...
Doksanüçte Kadıköy'de duyulan tek ses Beşiktaşlılarınkiyse, bil
ki tezahüratta ne dendiyse pesindeyiz:

"Şampiyon olacağız Beşiktaşim bu sene..."

28 Kasım 2008 Cuma

Maça Gidemeyen Çocuğun Hüznü...

Ne çok zaman geçmiş üzerinden... Yüreğime aynı acı saplanınca hissediverdim o gün yaşadıklarımı...

Yıllar yıllar öncesi, sanırım 1987... Henüz altı yaşında bir çocuğum ama gel gör ki Beşiktaş sevdası saplanmış kalbimize... Evdeki hazırlıklardan iki ablamın ve amcamın Kadıköy'e, Beşiktaş - Fenerbahçe maçına gideceğini hissediyorum... İlkokula erken başladığımdan, okumam da var, ve biliyorum ki o gün büyük gün... Benden gizlenen atkılar, şapkalar biraz sonra evden Eyüp'e inen yokuşta çantalardan çıkarılacak biliyorum... Dün gece ben uyurken hazırladıkları siyah beyaz örgüleri de görmedim zannediyorlar ama ben gördüm... İçimde bir huzursuzluk, bir kıpırtı... Biliyorum, beni o günler dünyadaki her şeyden çok seviyorlar ama, sanki Beşiktaş sevgisi akıllarını mı çeldi ne? Yoksa sürpriz mi yapacaklar bana... Bekliyorum... Saat 10, langır lungur evden çıktılar ve gittiler... Ben geride gözlerimde yaşlarla, oturmuş kalıyorum... O kadar mutsuzum ki, hayatım boyunca unutmayacağım bunu diyorum, sanki hayat nedir bilirmişim gibi... Yine koltukların minderleriyle kendime Karaşimşek yapıyorum ve mutsuz şekilde KIT'e komutlar yağdırıyorum... Hüznümü unuttur bana KIT...

Akşam oldu... Ve işte geldiler... Hatırladığım kadarıyla Beşiktaş kazanmış... Benim yüzümden düşen bin parça tabii... Hiç silinmeyecek bu ifade yüzümden diye düşünüyorum çocuk aklımla...

Bilincimin Beşiktaş'a açılışı ve ona sebep olan Fenerbahçe antipatim daha eskiye, hatırladığım ilk şampiyonluk olan 1986'ya yaslanıyor... Ama bu gidemediğim maç gününde yaşadığım hüzün, tarifsiz... En çocuk halimin, en saf Beşiktaşlı halimle yoğurulmuş olduğu o boğaz düğümü kimi maçta burnuma vuran çim ve toprak kokusunda, kimi gün de bulutlu bir havada çıkıverir karşıma... O yüzden unutulmazdır, beni Beşiktaşlı yapandır...

Aradan geçen iki buçuk sene ve 1990'ın güzel bir bahar günü... İki ablam, benim unutamadığımı bilseler de, bilmeden hissetseler de alıveriyorlar gönlümü... İnönü'deyim, bir Fenerbahçe maçında... Şampiyonluk coşkusu... Ve Beşiktaş şarkılarını ilk defa Akaretler'de söylüyorum... O gün Beşiktaşlı olmanın ilk defa tadını çıkarıyorum... Yine unutamıyorum İnönü'nün ikiye bölündüğü güzel günlerinden kafama kazınmış şampiyonlul enstantanelerini...

Ve yarın... 29 Kasım'da benim Beşiktaşlı olma sebebim yıllardır olduğu gibi yine tekerrür edecek... Ben ise bu yıl orada olamayacağım... Stada doğru yürürken, kalabalığı gördüğümde anlamıştım bunu... Karaborsacılar, beni polis zannedip yanımdan uzaklaştıklarında ümitsizliğe kapılışım da ondandı... 1987'den kopup gelen çocuk içime giriverdi ve hüzünlendi yine... KIT de yok bu sefer, gaza basıp hüznümü atayım... Televizyon başında somurtup izleyeceğim siyah beyazlıları... Üstelik bu sefer kızacak kimsem de yok, gönlümü alacak kimsem de... En fazla kapitalist düzenin keskin iş saatlerini hedef alırım, onun da beni ödüllendirecek hali yok tabii...

27 Kasım 2008 Perşembe

15000 Ytl ile hırs satın alınabilir mi?


Cumartesi günü oynanacak olan Fenerbahçe - Beşiktaş maçının primleri açıklandı yönetim tarafından. 15'er bin ytl alacak futbolcular galibiyet halinde. Evet herkesin hakkıdır emeğinin karşılığını alması, bir sözüm yok ama şampiyonluk isteyen bir takımın, Beşiktaş gibi bir takımın oyuncuları böylesine önemli bir derbiye para ile hazırlandırılmamalı düşüncesindeyim. Bilmiyorum çok mu duygusal davranıyorum ama formamızı giyen herhangi bir futbolcunun bu maçı para için değil Fenerbahçe derbisi olduğu için, Beşiktaş için kazanmasını isterdim. Kim bilir, belki bir gün Beşiktaş'ın içinden çıkmış, tüm yaş gruplarında formamızı terletmiş bir kaptanımız olur ve tüm takıma bu derbiyi yüreklerinde yaşatır. Umudumu yitirmiyorum...

26 Kasım 2008 Çarşamba

İstanbul'da Deplasman Keyfi

İstanbullu olup, İstanbul'da deplasmana gitmek enteresan ama güzel bir keyif... Geçen yıl Ali Sami Yen deplasmanındaki seyircisiz maç sebebiyle derbiden uzak kaldıksa da, Kadıköy'de misafir olmak, Fenerbahçe Yönetimi'nin de katkılarıyla son yıllarda son derece keyifli bir hal aldı...

Yıllar önce, stadyumların yarı yarıya bölündüğü yıllar geliyor tabii gözümün önüne en önce... Aynısından benim de basabileceğime emin olduğum GSGM damgalı maç biletleri, maç öncesinde 4-5 saat boyunca kopan curcuna, Kapalı'nın ortasını kapmak adına çıkan kavgalar, stadyumun yarısının rakibe ait olduğunun bilinciyle daha çok ses çıkarma çabası, hepsi ayrı bir keyifti...

Sonra Adnan Polat sahneye çıktı, kombine kart hikayesini Türkiye'ye ithal etti ve her şey değişiverdi... On yıldır kombine kart sahibiyim, muhtemelen kombine kart kavramı olmasaydı, bu on yılda gittiğim maçların yarısından fazlasına gidemezdim... Nitekim hatırlıyorum, 1997'de Göteborg ile oynanacak Şampiyonlar Ligi maçı için 4 saat şimdinin Şampiyon Kokoreç'inden kulüp binasına uzanan sırada beklediğim günleri... Muhtemelen Guatr hastası, geniş boyunlu bir abi satardı biletleri, yanlarına iliştirdiği teberru kuponlarıyla...

Bu kombine kart hikayesiyle, resmen deplasman oluverdi Kadıköy ve Sami Yen... O gün bugündür, ayrı bir eğlenceli oluverdi aynı zamanda sanki... Tabii büyük olayların çıktığı maçları aradan çıkarırsak, örneğin iki yıldır Kadıköy deplasmanı maç skorundan bağımsız olarak medeni ve keyifli bir deplasmana dönüştü... Hakikatten Avrupa'da bile, herhangi bir derbi deplasmanına bu kadar medeni şartlarda gidildiğini düşünmüyorum... Beşiktaş'tan Üsküdar'a motorla geçiveriyorsunuz, arkasından atlıyorsunuz taksiye ve on dakika sonra stadın yanında nefes alıp vermeye başlıyorsunuz... Polis kordonuyla çevrildiğinizden, keklik gibi tek başınıza yürümenizde sakınca yok... Kapıdan içeri girer girmez, otuz metrelik metal bir tünelle kimseye bulaşmadan, tribününüze doğru yürümeye başlıyorsunuz...

İçeride ağlarla örülü bir kafeste olduğunuzdan belki insani anlamda medeni olmayan ama caydırıcı bir ortam bekliyor sizi... Açıkçası, düşünülenin aksine, deplasmana gelen taraftar profili de şaşırtıcı derecede farklı burada... Genelde Kapalı ahalisi boy göstermekle birlikte, pahalı bilet fiyatları dolayısıyla olsa gerek, daha çok tribündeki tanıdık bağırgan simalar etrafta oluyorlar... İç sahada yaşanan alkol koması sıkıntısı, deplasmanlarda çok karşımıza çıkan bir şey değil. Dolayısıyla deplasmanda grubun yaklaşık yarısı normal düzeyde alkollü, kalan grubun yarısı tamamen temiz ve diğer yarısı da artık sadece alkolden midir bilinmez ama uçmuş vaziyette bulunuyor tribünlerde... Yine de tribünün büyük kısmı zararsız, çok denk gelmezseniz problem yaşamanız zor...

Deplasman'da taraftar profilinin ötesinde, deplasman polisinin havası önem kazanıyor... Herkesi tribün psikopatı olarak değerlendirdiklerinden epeyce hor görüyorlar bu taraftarı... Taraftar da buna karşılık, maç sonunda ve maç içinde Polis'e mesaj veren tezahüratlarda bulunuyor tabii... Yine de, sıcak bir problem yaşanmazsa, polisin de ciddi bir müdahelesi olmuyor... Bir buçuk yıldır, biber gazları da (ağır tepkilerden dolayı olsa gerek) ceplerine daha bir mıhlanmış sanki...

Tabii deplasmanın en önemli faktörü ev sahibi seyirci... Kadıköy'de büyük bir kalabalıkla karşı karşıyasınız... Dolayısıyla, ayağa kalkmış bir tribünü susturmak gerçekten zor... Yine de iki pozitif atak, bir gol, biraz da taraftar baskısı kırılganlaşmış Kadıköy'ü susturmak için yeterli oluyor, daha çok bir uğultuyla karşılanıyorsunuz... Sami Yen'de ise durum biraz daha farklı... Orada, taraftar sizi bastırmak için sesini yükseltiyor ama topun oyunda olduğu dakikalarda işler deplasman takımı lehine dönüyor... İnönü'ye gelen deplasman seyircisi için sanırım durum daha kolay analiz ediliyor... Şampiyonluğa yaklaşılmış bir dönemde cereyan eden her derbide, kapalı tribünün tamamına yakını sarhoş olduğundan, tezahüratların kontrolü deplasman taraftarına geçebiliyor... O bağlamda, derbinin saati ne kadar erkense, Beşiktaş taraftarı için işler o kadar iyi oluyor... Aksi durumda, sesler Hasbi'de, Balık Pazarı'nda kısılmış vaziyette geliniyor İnönü'ye...

Bu kadar tantanadan sonra eğer maçı kazanmışsanız, deplasman taraftarı olmak dünyanın en keyifli haline dönüşüveriyor... Stadyum bekleyişi, çıkışınız, evinize gidene kadarki yolculuk, yüzünüzdeki kocaman gülümseme, Pazartesi'nin eğlencesi alıp sizi bu dünyadan koparıveriyor... Ondandır ki, zorlukları olsa da deplasmanda derbi güzeldir, İstanbullu olmanın ayrıcalıklarındandır... Düşünsenize Paris'te yaşasak derbi keyfimiz olur muydu? Paris'in tek takımına sevdalansan ne yazar ki...

İlk Gençlikte Kadıköy...

Bizim çocukluğumuzda, ilk gençliğimizde Fenerbahçe maçları bayram demekti... İçerideyse zaten kazanılacak olandı bunlar... Dışarıdaysa, "Veysel'le beş çayı" esprilerine kadar varmış, onbeş yıla yakın bir süre Pazartesi günleri işe ve okula keyifle gitmemizi sağlayanlardı... Öyle ki, son 26 maçta sadece üç kere yenilmişti Beşiktaş 90ların başı itibariyle... Hele yedi maçlık galibiyet serisinin maziye damga vurmuş son iki maçı unutulmazdı... Altıncı maçta, Kadıköy'de beş gol atan Beşiktaş, yedinci maçta ise beni İnönü'de misafir ederken, 3-1'le şampiyonluğu kazanıyordu... Ondan olsa gerek, o küçük yaşların getirisi, hep kazanırız zannettik Fenerbahçe maçlarını... Sonra Uche çıktı sahneye bir gün, olağanüstü bir golle... sonra Tuncay Şanlı ve bir de Deivid, Alex ikilisi... kaybetmeye alıştırdılar bizi...

Üst üste dört resmi maç kaybetmek tarihte ikinci kez görülmüş bir durum Beşiktaşlı için... üst üste beş yenilgi ise yok! Beşinciyi benim yüreğim zaten kaldıramaz ama aslolan şu ki, inanmak için, ileri yürümek için Beşiktaş'ın en kazanması gereken maç bu... Son yıllarda çıkılan bütün Fenerbahçe finallerine göre daha final... İki yıldır şampiyonluk kaybettiren İnönü derbilerinden daha önemli bir derbi... Nedeni bu defa Beşiktaş'ın yedek kulubesine varana kadar kalitesinin Fenerbahçe'nin bir adım önünde olması... Öyle ki, geçen yılki maça ilk 11'de çıkışıyla saçlarımıza ak düşüren Burak Yılmaz, hafta içinde bir Şampiyonlar Ligi maçını çevirmesi için oyuna alınmış Fenerbahçe'de... O yüzden eski günlere dönüş maçı bu...

Geçen yıl deplasmanlarda, bu yıl içeride kazanmayı öğrenmiş Beşiktaş'ın, bir adım öteye, derbi galibiyetine koşması için en hazır ortam var bugün... İlk gençliğin kazanma günlerine dönüş için Holosko'nun deparları, Tello'nun sert kavisli ortaları her zamankinden daha etkili olabilir bugün... İki yıldır kazanmaya yetmeyen o iştah bu kez rakip zayıflamış ve kendisi güçlenmişken, en büyük silahı oluverecek Beşiktaş'ın....

21 Kasım 2008 Cuma

Sergen Yalçın

Bir enteresan adam... Şu formanın çubuklu halinin gördüğü en güzel maçı oynadığı ve kazandırdığı için gönlümüzde affedilmiştir... Yamuk denen yakasından, reklamına; armasının zerafetinden, çizgilerin estetiğine muhteşem formasıyla Sergen Yalçın ve Stamford Bridge... Unutulmaz...

Futbol aşkı bazen kör eder...

Futbol aşkı öyle bir şey ki, gün geliyor gözünüzü kör ediveriyor...

Ecnebi memlekete yol düştü yine, iş güç sebebiyle... Fırsat bu fırsat, günlerce Parc des Princes'te maç izleme hayali kuruldu... Stada en yakın otelde de güzel bir odada rezervasyon yapıldı, üstelik tesadüfe bak ki, o otel iş için de en uygun oteldi!

Sonra bir türlü vakit bulunamadı, bakılamadı tabii PSG maçı var mı acaba bu hafta diye... Sadece öğrenildi ki lig maçı dışarıda...

Umut fakirin ekmeği, taksiye biner binmez taksicinin İngilizcesi sınandı... Görüldü ki, bu adamda iş var, hemen soruldu tabii bugün PSG'nin kupa maçı falan var mı Paris'te diye... Dedi ki "HAYIR, MAÇ DEPLASMANDA"...

Çıkarsın, dolanırsın... PSG Store'a girersin... Nedense her yerde Arsenal forması vardır, artı Kezman formaları en ön plandadır... Şaşırırsın, derinden de biraz kıskanırsın... Soracak olursun bu akşam maç var mı diye... Ama gider, taksiciye güvenirsin... Adam İngilizce konuştu seninle, tabii ki bilecek!

Akşam yemeği stada en uzak köşede yenir, livescore açılır ve maçlara bakılır... Sonrası malum...

Neticede, özel zevkleri için kendinden başka kimseye güvenmeyen sen, gider bilmediğin bir ecnebi taksiciye güvenirsen, başına gelecek budur işte... Stada iki yüz metre mesafede, açar televizyonu maçı oradan izlersin... Sonra evine döner, döne döne kafanı duvara vurursun işte...

20 Kasım 2008 Perşembe

Önkoşul Cesaret...

Futbol artık cesur adamların oyunu... Kazanmanın da, iyi futbolun da yolu en önce cesaretli futboldan geçiyor...

Son yıllarda Beşiktaşlı futbolcuların derdi de bu zaten... Adını pek anmak istemesek de hakkını vermeli, Kadıköy'deki 4-3'lük maçın açılışını yapan Tümer Metin, attığı o ilk golde yere göğe sığdırılamayan Aurelio ile aynı topa tehlikeli pozisyonda yükselmiş ve topu önüne alırken, Aurelio'yu yere yığmıştır... Ya da, Bobo cesaretini doğru kanalize ettiği ölçüde golcülüğünü ispatlamakta bugünlerde, tıpkı Holosko gibi... Liverpool ile oynanan ilk maçın ilk golünde iki stoperi sırtında taşıyıp, pozisyonu hazırladığını unutmak mümkün mü...

Topla hareket etmek, topa ve oyuna hükmetmenin anahtar noktası... Ondandır ki üç pasla golü bulan ve bunu yaşam felsefesi haline getiren Arsenal değil, Man Utd ya da Chelsea, Joe Cole, Deco, Ronaldo, Scholes, Lampard gibi top ayağındayken mücadeleyi bırakmayan teknik oyuncularıyla istikrarlı başarıyı yakalamaktadır uzun Premier League maratonunda...

Türkiye'de Alex bunu yapmaya başladığı günden beri istatistiklerin canına okumuş vaziyette... Korkarak oynamadığınızda, ve rakibinize bunu hissettirdiğinizde yeterince teknik bir oyuncuysanız, hızla istatistik yapmaya başlıyorsunuz Türkiye'de... Bugünlerde Lincoln'ü böyle görüyoruz... Önceleri tek pas hastalığıyla boğuşan, ayağına geleni şutlayan Lincoln, adam geçerek, pozisyonları olgunlaştırarak oynamaya başladığından beri Galatasaray da kendisi de yükselişte...

Öte yandan Beşiktaşlıların kanserojen etkili kaptanı Delgado bu yolun çok uzağında... Kendisini daha yakından anlayabilmek adına, staddaki en sevdiğim nokta olan kapalı alt'ın en ön sırasından dikkatle takip ediyorum... Delgado'da biraz İbrahim Toraman cesareti olsa, herhangi bir şekilde Beşiktaş'ın maç kaybetmesi söz konusu olamaz, çok iddialı konuşuyorum bu konuda... Öte yandan, bu yaştan sonra, adama "cesaret güdüsünü" Matrix usulü yüklemek gibi bir şansımız da yok tabii... O zaman bir şeyler yapmalı, bu sorun mutlaka çözülmei... Çünkü, herhangi bir Beşiktaş maçını dikkatli izleyen bir ademoğlunun Delgado'nun nasıl da zayıf halka pozisyonuna düştüğünü görmemesi imkansız...

Son Kocaeli maçında attığı muhteşem gole kadar yüksek sesle homurdanan tribün arızalarından birine dönüştüğümü gören yan koltuktaki komşum, "golü senin için diye attı" dedi... Oysa oradaki herhangi bir Beşiktaşlı futbol anlayışı dikine tek top atmaktan tek adım öteye üç yıldır gidemeyen Delgado için benden farklı düşünüyor olamaz... Lütfen dikkatle izleyin bu adamı... Evet maç başına en az iki tane öldürücü dikine top atıyor... Peki Beşiktaş'ın orta sahada tek saniye top tutamıyor oluşu? Delgado'nun ayağına gelen 20 topun ikisini öldürücü yere atarken, o kıymetli topların onsekizini rakip stoperlerin ayaklarına bırakışını nasıl açıklayacaksınız?

Cesaretsiz, top sürmeyen, adam geçmeyen, adam geçiyorsa da risk almadan, bunu orta sahada yapan Delgado'yla nereye kadar gidecek Beşiktaş? Geçen yıl Güntekin Onay sormuştu, kaç faul yaptı Delgado diye... Peki sorarım, defansif oynamayan, faul yapmayan hiperofansif Delgado, kaç penaltı yaptırdı geldiğinden beri? Kaç kere riskli bölgede faul aldırdı? Bu kadar topu ayağında tutan Delgado, Nobre'ye, hatta Serdar Özkan'a kıyasla kaç faul almıştır acaba?

Futbolu yüreksiz, cesaretsiz oynamak kitaplardan silineli çok oldu maalesef... Delgado'lu Beşiktaş şampiyonluk konuşmak istiyorsa, Delgado'yu mutlaka oyun sorumluluğundan uzak tutmalı... Çünkü sorumluluk, kola takılan bir bantla kazanılacak kadar kolay bir şey değil... Yönetim ve teknik kadro anlamında burada ümitsizlik hakim elbette...

Belki de çözüm şu olmalı, her maç öncesi tek başına, tam maç başlarken Delgado çağırılmalı tribüne... Tek başına... Sensin bu takımın taraftarla bağı denmeli, hissettirilmeli... Ben adımımı atıp, Ankaragücü maçına, Delgado pankartı yaptırıp geliyorum bu yolda...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Bobo kaç Güiza eder?

Tabii konunun muhatabı gündemden düşünce, konu da otomatik olarak zaman aşımına uğrayıverdi... Yarın öbürgün, Sinan Engin ciddi ciddi çıkıp bu konuyu açmadan biz geyiğini yapalım ki, gerçekler ortaya dökülsün!

Guiza ilk 11 haftada 11 maçta da oynamış ve toplam 963 dakika forma giymiş... Attığı gol sayısı 2... Dolayısıyla Her 90 dakikaya düşen gol sayısı ise 0,19

Bobo ise ilk 11 haftada 10 maçta forma giymiş, bunların beşine yedek başlamış... Attığı gol sayısı ise 4... Dolayısıyla 90 dakikaya düşürdüğü gol sayısı 0,69

Bölünce ne çıktı, Bobo = {x} ve Guiza = {y} olmak üzere;

3,63.x = y

Yani Sinan Engin bir hesap hatası yapmış olmalı... Bobo yaklaşık dört Guiza etmekte..

Öte yandan, Guiza biraz kısmetsizlik, biraz beceriksizlikten içeri sokamadığı toplardan mesela beşini gol yapabilse, o durumda Guiza tam bir Bobo edecekti...

Bak sen şu Pisagor üçgenini bizlere bahşeden yüce Matematik bilimine, değil mi Sn. Engin, elma ve armut toplanıp çarpılmıyor da, Bobo ile Guiza'yı çarpıp bölebiliyorsunuz...

Ciddiyete davet, on gün kaldı kim kaç tane eder öğrenmek için...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Golü Atanlar ve sevinenler

Yıllardır izlediğim Beşiktaş maçlarında en çok dikkat ettiğim noktalardan biridir gol attıldığında golü atan oyuncu dışındakilerin nasıl tepki verdiği. Golden sonra golü atan oyuncuya koşman yerine kendi olduğu yerde sevinen adamlar her zaman daha samimi gelmişlerdir bana. Son yıllardan aklımda kalan en önemli örnekleri 06/07 sezonu fortis türkiye kupası yarı final maçında Nobre'nin attığı golden sonra çocuk gibi sevinen İbrahim Toraman ve yine Kadıköyedeki efsanevi 3-4'lük maçta Koray'ın golünden sonra kendini ellerini havaya kaldırarak yere bırakan İbrahim Akın. Gerçi Aynı İbrahim Akın bir sene sonraki Denizlispor maçında Delgado'nun golünden sonra o golü kendisi atamadığı için derin bir üzüntü duymuştu. Pek çok Beşiktaş taraftarı için o gün bitmişti İbrahim Akın. Bu da ayrı bir yazının konusu.

Gelelim dün geceye. Trabzonspor maçında Bobo'nun attığı ilk golümüzden sonra Tello'nun sevinci bana kalırsa gerçekten görülmeye değerdi. Sanki golü kendi atmışcasına, büyük bir hırsla sergiledi sevincini. Futbolcunun gözlerinde, hareketlerinde o hırsı görmek daha da mutlu ediyor beni. Umarım takım olabilme bilinci herkese bu şekilde yerleşir.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Saygıyla Anıyoruz

Bizim için yaptıklarına minnettarız Atam. Rahat uyu.

6 Kasım 2008 Perşembe

Yaşayan Efsane

Dün akşam oynanan Real Madrid - Juventus maçında yine sahnede O vardı. İki maçta toplam üç gol bıraktı Real Madrid kalesine, iyi de yaptı. Yıllanmış şarap benzetmesini yapmaktan çok hoşlanmasam da söyleyecek bişey bıraktırmıyor bana. Del Piero futbolu hiç bırakmaması gereken topçulardan. Dün geceki maçtan birkaç kare:




5 Kasım 2008 Çarşamba

Karakter transferi... Anorthosis-Trabzonspor

Başlık çok doğru olmadı belki ama film(ler)i hatırlayanlar olacaktır... Kız ve erkek öyle bir metafizik durumda karşılaşırlar ki, ruhları yer değiştirir ve birbirlerinin bedeninde belli bir vakit harcarlar... Sonra her şey eski haline dönüverir, eğer kardeşse bu ikisi çok iyi anlaşmaya başlarlar; yok aynı okulda zaman geçiren iki tipse, sevgili oluverirler...

Futbolda da buna benzer şeyler yaşandığına inanırım... Dün akşam resimdeki şımarık sevinci Inter'in kursağına tıkamak üzereydi Anorthosis Famagusta... Inter savunmasının inanılmaz hatalarında teker teker golleri atıverdiler... İster istemez, aklıma yıllar önce eledikleri Karadeniz Fırtınası'nı getirdi bu görüntüler... Trabzonspor'un olabileceği yerde koşuyor bir Güney Kıbrıs ekibi... Trabzonspor yeniden o potaya girmek, orada erimek istiyor oysa. Belki seneye, beş yıl erteledikleri Şampiyonlar Ligi heyecanında görebiliriz Trabzonspor'u. Ama bu burukluk, Beşiktaşlı'nın senelerce Rosenborg'u Şampiyonlar Ligi'nde izlerken duyduğu sızı gibi, Galatasaray'lının o müthiş senede finalde Milan'a kaybeden Hagi'li Bükreş takımını izlerken yüreğine oturan acı gibi hep oralarda bir yerde kalacak.